Sayfalar

Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.08.2012

Blood Diamond



Bu filmi izlemeyi 1 yıldır erteliyordum. Konusunu da bildiğimden ve hatta kendimi de tanıdığımdan uygun zaman değilmiş gibi geldi her defasında. Aslında yine değildi. Pazar günü eşim açmış sesi biliyor ki kayıtsız kalamam izlemeye başladı. İzleyelim dedim.
Film tanıtımı, kitap tanıtımı yazma konusunda özel bir yeteneksizliğe sahibim. Hatta film izleme konusunda da iyi olmadığımı biliyorum. Biraz da geriden takip ediyorum.
'Afrikalı iki genç adam... Biri paralı asker olarak orduda görev yapan Danny Archer, diğeri ise yıllar evvel evinden koparılarak elmas madenlerinde çalışmaya zorlanmış Solomon Vandy... Ortak bir coğrafyaya ait olsalar da, birbirlerinden oldukça farklı geçmişlere sahip bu iki gencin yolları, varlığı ile herkesi büyüleyen bir elmas nedeni ile kesişiverir. Çok değerli bu elmasın peşinden Amerikalı gazeteci Maddy Bowen’le çıktıkları yolculuk, Solomon için koparıldığı ailesine yeniden ulaşabilme, Danny için ise hayata ikinci bir başlangıç şansı demektir. '
Filmi başından sonuna kadar ağlayarak izledim. Oğlumun uzakta olmasının da etkisiyle olsa gerek anne-baba-çocuk mücadele, özlem öyle fena hissettirdi ki kendimi.
Değerli taşları sevmem ben. Kehribar, ametist (aklıma ilk gelenler bunlar) değerli taşlardandır kuşkusuz onlardan söz etmiyorum. Filmi izlerken bir babanın çocuklarına kavuşmak için umursamadığı değerli elmas bu duygumu iyice besledi. Sevmiyorum uğruna kan akıtılan 'değerli' şeyleri. 

Bulduğum her fırsatta kendimi buraya atıyorum. Zaman zaman oluyor bu haller. Yazmam lazım yazmam lazım rahatlamam lazım diye geziniyorum. insanlardan köşe bucak kaçıyorum. Aslında belki de onlar benden kaçıyor bilmiyorum.

Uzun zamandır varlığını unutmuştum. Eskiye oranla azaldı. Ama bugün 'heyy unuttun mu sen beni' der gibi saplandı ağrı. Biliyorum gel gitlerimde atakların da etkisi var. Hatta sıcaktan bunalmamda da. Ben hep üşürdüm.
İşte böyle.
Kapitalizme bir kez daha lanet ediyorum. Hastalıkla ilgisi yok. Filmle ilgisi var.
Ben gidiyorum. 
Çok uzun bir aradan sonra gelen atağı bertaraf etmeye.

 

15.03.2012

'Kor Düşürme Yüreğime'


Babamı çağırmıştı öğretmen. 'Yeteneğini değerlendirelim' demişti. Birkaç gün sonra babam eve bağlama ile geldi. Sürekli çalıyordum. En azından bana öyle geliyordu o yaşta. Kimden bir şey istesem 'bir türkü söylersen' diyordu. Ben söylüyordum insanlar hisleniyordu. Annem bazen ağlıyordu. Bir salon dolusu insan önünde önce koro halinde türküler, şarkılar söyledik sonra tek başıma. Bugün bile aklımdadır ellerimin titreyişi. Herkes alkışladı, çok alkışladı. Sahneden indiğimizde babam yanıma gelip elini omzuma koydu. Sarılmadan sadece elinin birini omzuma koydu.

Yukarıdaki türkünün o yıllarla hiç ilgisi yok sadece kelime bazında anlayarak dinlediğimde (bir başka videoda) inanılmaz hissettim. Bir daha bir daha çaldım. Her dinleyişimde tekrar ağlayarak. Bahane arıyor değildim. Kolay ağlarım sormadan ağlayan birine bakıp ağlayabilirim. En son neye ağladık biz der bir de güldürürüm. Bu türküde içim değil sadece ellerim de titredi. Anlayabildiğim o kadar az söz varken. Aklıma babamın omzuma dokunduğu o akşam geldi. Omzumun o zamankinden daha büyük oluşu, ama daha düşük duruşu. Çeki düzen verdim kendime daha dik oturmayı denedim. 
Anladım ki bir dokunuş elindeki izi bırakıp gidiyormuş. Benimle birlikte büyüyen bir iz.
Bağlama çalabiliyor muyum? Hayır. Sanırım sesim de güzel değil artık.
Görüntüler Mommo Türkçe adı Kız kardeşim'den.
Bir de Eleştirel Günlük için. Daha doğrusu annesine bu türkü.

1.03.2012

Bir Rüya Daha

 Önceki yazıdaki mayalanma bakterileri ardından söz edip etmemek konusunda ikilemde kaldıysam da yazayım rahatlayayım dedim. Biliyorsunuz bizim receiver yok. Bu ne demek tv izleyemiyorz bildiğiniz anlamıyla. Zeten izlediğim 2 adet film vardı onları da bir gün sonradan kocanın internetten indirip hazırlaması ile reklamsız izliyorum:) Genellikle tv benim için karşısında uyuyakalınacak ve yakalandığın an -ne uyuması ya tam göz kırptığım an mı yakalıyorsun- şeklinde çemkirilecek bir alet. Fakat epeydir Firinge dadanmış haldeydik ya bende yavaş yavaş Peter, Olivia, Wolter gibi kahramanları ev ahalisinden görme eğilimi başladı. Öyle abarttım ki -Oliv ne kadar maaş alıyordur, Peter da maaş alıyo mudur?- sorgular oldum. Daha önceden ak sakallı dede rüyası görmüş bir bünyeye sahibim. Dün gece kelimenin tam anlamıyla kan ter içinde uyandım. Diğer evrenden şekil değiştirenler bizim eve gelmiş ama banyodaki sabunluğun kılığına bürünmüş ve sabunluk kocaman olmuş hani üstteki pompa var ya basınca sabun akan orası bir iniyor bir çıkıyor ve sürekli bana doğru yürüyor. Yaklaştıkça da nasıl kocaman oluyor anlatamam. Yardım isterken bağırıyorum Peterr lütfen Olivia ile birlikte yardım edin sabunluk beni yutacak. Dr. Bishop durdurabilir belki lütfennn lütfennnn. Böyle bağırıyorum. Bu da yetmezmiş gibi evin tavanından yani teknik olarak İda'nın arkadaşı Korayların evinden süpürge gibi bir alet aşağı sarkmış ve beni yukarı doğru çekiyor.  Olivia geliyor yardıma ama ingilizce konuşuyor:)) Dediklerini anlayamıyorum, bir yanda sabunluk diğer yanda (yan dedimse üstte) vakum hangisine kapılacağım ,ağlıyorum, bağırıyorum onlar hala Türkçe öğrenmemiş konuşup duruyo:( Bu halde uyandım. Elbette korku ve panikle.
Ankara soğuk ya bir yanım açıkta kaldı sanırım. Böyle rüya mı olur? 

Not: İzlediğim diziler Behzat Ç, Yalan Dünya. 
Belgeseller de bitti:)

29.02.2012

Yuva (Home), Kefir Harekatı ve Karlı Ankara

Doğal olmayanı da doğalmış gibi algılama kabiliyeti geliştirdim. Ya da vardı bir yerlerde bulup çıkarttım. Bunda son günlerde izlediğim belgesellerin etkisi oldukça fazla. İyi mi oldu bilemedim şimdi:) 
Dünden beri kar yağıyor biraz önce pencereden baktım ve gördüğüm şeye hayran oldum. Sokak lambasının ışığı altında döne döne yere düşen 'kar tatili' ni izledim. Eskiden böyle derdik değil mi? 'Tatil yağıyor'
Birkaç gündür dinlediğim müziklerden kurduğum cümlelere kadar hepsinde bitmeye yüz tutmuş pil kıvamı var:) Şikayet değil bu. Tam tersi o kadar hızlıyım ki kaçırdığım şeylerin üzerinden geçiyor gibiyim. O kadar detaycı halimle bile kaçırdığım detaylar ne çokmuş meğer.
Sinirlenmiyorum örneğin ne büyük ilerleme. Sinirlenip hızlı hızlı çıktığım merdivenleri kullanmıyorum. Israrla bekliyorum asansörü. Geçici bir hal midir bilmiyorum ama sevdim kendimi böyle. İçime her ne kaçtıysa eminim epey çaba veriyor diğer yanıma teslim olmamak için.
Ben ben ne mi yapacağım? Hiççç. Bekleyeceğim sadece hangisiyse galip eyvallah diyerek devam. (Bakınız pek de itaatkar oldum hayırlara vesile)


Bu akşam Yuva (Home) Belgeselini izledim. Eğer birkaç gün daha buna benzer belgesel izlersem insan denen varlıktan nefret etmekle kalmayıp eylem planları yapmaya başlayacağım. Kendimden nefret etmekle başlayacak kadar da adilim.
Çekimler 3 yıl sürmüş ve 54 ülkeden havadan görüntülere yer verilmiş. Epeyce didaktik bir dil var izleyici yaşı bu defa çocuklar olur mu bilmem ama daha önceden ilgili olan bir çocukla rahatlıkla izlenebilir.
 Belgeselde önemli bir vurgu var 'karamsar olmak için artık çok geç'

Annem pazar gününden beri uzmanlık alanına bir yenisini daha ekledi. Bu deneyde beni kullanacağını tahmin ediyordum ama yasalar gereği resmi olarak bildirmesi gerektiğini de biliyordum. Haliyle zorunlu gönüllü olmamla annemin kefir harekatını açıklaması arasında birkaç saniye fark var. 'Hı tamam tamam yerim veya içerim her ne yapılıyorsa' dedim ve bu akşam kurtuldum elinden. Meğer bu kefir mayası taaa Kafkaslardan gelmiş ! Kefir ile ilgili bir deneyim yaşadım birkaç yıl önce hazır satılanlardan alıp sadece tadına baktım ve belki de o günden sonra ruh sağlığımda ciddi sorunlar baş gösterdi. Ama en başta da dedim ya şu sıra itaatkarım. Faydalarını kız kardeşimle birlikte koro halinde açıkladılar. Kefirin dahi faydasız kalacağı denekleri oldu haberleri yok. Neyse yarın mayalanmış kefirimi yiyecek miyim, içecek miyim bilmiyorum. Kim bilir belki de benim kefire bir faydam dokunur!
Şunu itiraf etmeliyim mayalanmakla ilgili garip bir mide bulantısına sahibim. Süte katılan mayanın ışıklar kapanınca fıldır fıldır gezindiği bir kap ve aralarında geçen salak saçma konuşmalar geliyor aklıma. 'Şişşttt haydi koş sen sağa sen sola hoppp çalkala şimdi yandan bi tane daha çıkart ohh oldu oldu tamam süt de değişiyor bak tamam biraz dinlenelim haydi uzannn' mayalanmayı sağlayan bakteriler sohbeti uzattıkça benim mayalanmış yiyeceklere mesafem artıyor. Şarap da mayalanmaz mı? Yok onun bakterileri pek entel. Sütteki gibi değiller şiir filan okuyor hayvanlar (hayvan dedim peh ayıp mı olur acaba)
Bunlar gece bizim mutfakta çoğalırsa ben kafayı yerim anneme demedim ya neyse!
Bu arada hala kar yağıyor. Ankara Valiliği çocukları yollara dökmeden okulları kapatmış afferim. İda okul kapanabilir diye ders yapmak istemedi kapanmaz açıyor araçlar yolları dedik. İnandırıcılığımız zedelendi valilik yüzünden.
İş de tatil olsa....


16.06.2009

Babam Romulus


Genellikle birkaç yıl geriden gelir benim film takibim. Pazar günü Romulus Babam' ı izledik. Salya sümük bir halde izledim. Daha film biter bitmez 'sayfaya eklemeli izlemeyen varsa izlesin önereyim' dedim. Eminim izlemişsinizdir ama ben yine de söyleyeyim.

Bir babanın oğlu için oğlu ile birlikte hayata direnmesi ve bu mücadelesi içerisinde annenin yerinin çok az oluşu etkileyiciydi. Annenin arada bir eve gelip eşiyle birlikte olması (başka bir adamla da beraber yaşıyor) çocuğunun hayatından kopuk halleri ilginçti. Kocasının boşanmak istemeyişi gerekçelendirirken de depresif karısına 'bana ihtiyacın var' demesi!!!! Film tamamen etkileciyi bana göre.

Film hakkında birkaç bilgi;
'Film 1960'lı yılların başlarında Romanya'dan Avustralya'ya göç etmiş bir ailenin dramını anlatır. Dürüst ve çalışkan bir insan olan baba Romulus bir yandan güç çalışma şartları içerisinde oğlu Raimond'u yetiştirmeye çalışırken diğer yandan aileyi sık sık terkeden ihmalkâr ve bunalmış karısı ile alışılageldik ahlak kurallarına pek de uymayan bir şekilde ilişkisini sürdürmeye devam eder. Küçük Raimond ailenin birliğini sağlamak için çırpınırken felaketlerin ardı arkası kesilmez.

Richard Roxburgh’un ilk yönetmenlik denemesi olan film uzaktan bakıldığında sıcak ve samimi bir baba-oğul ilişkisini konu ediniyormuş gibi gözükse de aslında bambaşka dertleri olan bir film. II. Dünya Savaşı’nın ardından ülkelerini terk edip, Avustralya’ya yerleşen bir ailenin yeni bir hayat arayışını dile getiren film, hiç beklemediğiniz bir anda seyir değiştirip, sizi tekinsiz bir göçmenlik hikayesi ile baş başa bırakıyor.

“Babam Romulus”un öyküsüne hakim olan bu tekinsiz anlatımı II. Dünya Savaşı sonrasında çekilen kara filmlerden ödünç aldığını iddia edebiliriz aslında. Güneş ışığının en güzel yansımalarını öyküsüne yerleştiren ve neredeyse tamamı kırsal alanda geçen film, kara film türünün gölgelerle süslü, kasvetli görselliğine sahip değil. Ancak Romulus ve ailesinin savaşın yok ettiği Avrupa kıtasından çok uzaklarda parlak bir gelecek bulmayı ümit etmeleri filmin, kara filmlere özgü ‘yerini bulamamışlık’ ve ‘kaybolmuşluk’ duygularından beslendiğini hissettiriyor.'