Sayfalar

Simone De Beauvoir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Simone De Beauvoir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.01.2014

İyi Ki.........


İyi ki doğmuşsun........
“Etrafımızdaki dünyanın sarsıcı boyutlarına, cehaletimizin yoğunluğuna, bizi bekleyen felâket risklerine ve o muazzam topluluk içindeki bireysel zayıflığımıza rağmen, gerçek şu ki varlığımız kendi sınırlılığı içinde, sonsuza açılan bir sonluluk içinde sürdürme irademizi kullanırsak tamamen özgür oluruz. Ve aslında, gerçek aşkları, gerçek başkaldırıları, gerçek düşleri ve gerçek iradeyi tanımış olan her insan bilir ki, hedeflerinden emin olmak hiç kimsenin iznine, güvencesine muhtaç değildir; O kesinlik duygusu kendi içgüdüsünden kaynaklanır.” 
9 Ocak 1908’, bir kış günü,de Paris’te bir kız çocuğu dünyaya gelir. Adını Simone koyarlar. Babası George Bertrand de Beauvoir bir hukukçu, annesi Françoise zengin bir bankerin koyu Katolik bir kızıdır.
Simone, önce bir Katolik okulunda matematik, sonra Sainte-Marie enstitüsünde dil ve edebiyat, ardından da Sorbonne’da felsefe okur. Lisansüstü eğitimini büyük bir başarıyla tamamlayıp Fransa’nın en genç kadın felsefe öğretmeni olmaya hak kazanır. Simone, henüz yirmi bir yaşındayken, ufak tefek, olağanüstü zeki genç bir adamla, Jean-Paul ile tanışır. İlk karşılaşmalarının üzerinden birkaç ay bile geçmeden Jean-Paul ve Simone ayrılmaz bir ikili olacaklardır. Yaşam boyu süren bu serüven, tutkunun, cinselliğin, hayatlarına giren başka kadın ve erkeklerle paylaşıldığı bir ilişkiye, sarsılmaz bir zihni beraberliğe dönüşerek efsanevi bir nitelik kazanır.
“Bence gerçek cömertlik, her şeyini vermek ama bunun sana hiç maliyeti olmadığı duygusunu yaşamaktır.”
Bir süre okullarda öğretmenlik yapan Beauvoir sonunda Paris’e yerleşip esas tutkusuna; düşünmeye, tartışmaya ve yazmaya odaklanır. Beauvoir’ın varoluşçu anlayışına göre kölelik ve sahiplenme, despotluk ve bağlılık ilişkileri içindeki insanlar, aralarındaki eşitsizliğe rağmen birbirlerinin varlığından beslenmektedirler. Bu konuda bizim yapabileceğimiz bir şey yoktur. Başkaları adına biz hareket edemeyiz, zira herkes kendinden sorumludur. Buna karşın ahlaki değerler açısından başkalarına zarar verecek davranışlardan, seçimlerden kaçınmamız gerekir. Sessiz kalmak, bir başkasının yardımına koşmamak da bir seçimdir. Bir başka deyişle özgürlük kaçınılmazdır. Ve varoluşçular değişik inanç ve amaçlar doğrultusunda hareket etmeye zorlanmamalı, bilinçli ve etkin bir şekilde, arzu ettikleri duruşu sergileyebilmelidirler.
“Gerçek yeteneğinizi göstermek daima, bir anlamda, yeteneğinizin sınırlarını zorlayarak, ötesine gidebilmektir. Cüret etmek, araştırmak, yaratmak; işte ancak öyle bir anda yeni yetenekler ortaya çıkar, keşfedilir ve hayata geçirilir.”
Beauvoir’ın başyapıtlarından biri zihninde oluşturduğu düşünceleri, çelişkileri 1947′de cesurca kaleme aldığı Belirsizlik Ahlakı Üzerine adlı eseridir. Beauvoir bu eserinde kişilerin özgürlüklerini arayan iç sesleri ile onları bastıran dış dünya koşulları arasındaki belirsizliği ele alır. Ona göre insanların varlığı bu iki zıt etkenin sürekli mücadelesi içinde sıkışıp kalmıştır.
Beauvoir insanların içtenlikten uzak, farklı tutumlarla özgürlük ve sorumluluklarından kaçtığını öne sürer. İlk samimiyetsizlik kategorisi, özgün, doğal eğilimlerini tembellik ve bezginlik yoluyla inkâr eden “alt-insan”dır. Bu tehlikeli bir tutumdur, çünkü özgürlüğünü reddederken “alt-insan” acımasız, ahlaksız, şiddet eylemleri için “ciddi insan”ın piyonu haline gelir.
“Ciddi insan” en yaygın kaçışın örneğidir çünkü tüm özgürlüğünü objektif bir dış standarda dayandırmak ister ve onu kayıtsız şartsız, mutlak değerlerin emrine verir. Ciddi yaklaşımın bütünleşmek istediği obje önemli değildir; general için Askeriye, aktris için Şöhret, siyasetçi için Güç olabilir. Önemli olan, benliğin bunların içinde kaybolmasıdır. Beauvoir’ın düşüncesine göre özgürlükten kaynaklanmayan, özgürlüğü hedef almayan tüm eylemler anlamını yitirmektedir. Bu anlamda ciddi insan, samimiyetsizliğin en temel örneğidir, zira özgürlüğü kucaklamak yerine kendini harici bir idole kaptırıp yitirir.
Devamı burada (Tık)

10.11.2011

Yine Mektup



26 Eylül 1947, Cuma
'Bugün seni özlemeye, seni beklemeye, beni yine o güçlü, sevgi dolu kollarında tutacağın kutsal günü beklemeye başladım. Bu canımı acıtıyor Nelson; ama bu kadar canımı acıttığı için mutluyum da; çünkü bu dayanılmaz acı, sevgi demek ve senin de beni sevdiğini biliyorum. Biricik aşkım öyle yakın ve öyle uzaksın ki, öyle yakın ve öyle uzak. Taksi öylece uzaklaştı, Roga'nın cenaze evini, Kiyanti şarabı içip sana gülümserken çok mutlu olduğum pizzacıyı, bilmediğim; ama Şikago'nun kendisi olan bir dükkanı, caddeyi geçtim. Sonra havaalanına vardım. Çok erken gelmişim, bir yere çöküp gözlerimi kapadım. Sonra elinde küçük bir kutuyla bir adam gelip 'Bayan Beauvoir burada arkadaşlarınız var herhalde, bu sizin için' dedi. Mis gibi kokan o güzelim beyaz çiçeklere baktım, sonra onları kalbimin üzerine bastırdım. Ağlamadım, doğruca telefon kulübesine gidip seni aradım. İşte oracıktaydı sevgili sesin, öylesine yakın, öylesine uzak. Ahizeyi yerine koyduğumda yüreğimden bir şeyler koptu, beni tekrar öpeceğin o kutsal güne dek sessiz kalacak, buz gibi, ölü gibi bir şeyler. Yazmak çok zor; çünkü sana mektup yazarken elimde değil deliler gibi ağlıyorum.
Seni öyle çok seviyorum ki.
.........
22 Temmuz 1953

 Canım yeni mektubunu daha bu sabah aldım. Biliyorsun seni çok fazla özlemiyorum; ama yine de özlüyorum işte. Sana senle benim aramızda kalacak küçük bir sır vereyim; pazartesi günü mektuplarını aldığımda, özellikle de bazı sabahlar sanki ölecekmiş gibi hissettiğini yazdığın mektubunu aldığımda kalbimde bir ağrı hissettim (seninle benim aramızdakiler öleli ne kadar çok zaman geçti; ne kadar da uzak geliyor şimdi), hayır ince bir sızı değil, adamakıllı bir ağrı hissettim inan. '
..........

Daha önce de birkaç mektubuna yer vermiştim Simone De Beauvoir'ın. Aklıma gelmiş değil hemen hemen haftada bir kaç kez elime aldığımdan unutmadığım mektuplar bunlar. Birkaç kadına hayranım bunlardan biri tartışmasız Simone. Her yönüyle.
Bu kitabın baskısının artık olmadığını ve zor bulunduğunu biliyorum eğer bulabiliyorsanız mutlaka alın. Gendaş Yayınlarından çıkmış 661 sayfa. Hissettirdiklerini sayfa sayısıyla anlatmaksa mümkün değil. Okuyanlar biliyor. (Ekmekçikız- Şule) 
Bazı mektuplarda (en azından bende öyle oldu) kitabı bırakıp bir güzel ağlıyorsunuz. Yürek burkuyor. Galiba böyle kısa kısa alıntılarla birkaç yıla kalmayacak kitabı buraya yazmış olacağım:)
Umuyorum arayan bulur ve alır.


Görsel: ZWIR BOGDAN

28.02.2011

Aşk Mektupları


Nelson aşkım;
biliyorsun o sevgili mektuplarının altına el yazınla yazdığın ismini nasılda seviyorum, işte bu yüzden bu ismi kullanmaya karar verdim.Yakışıklı bir adamın kullanabileceği güzel bir isim.Sana çok yakışıyor. Senin ismin ya bu yeter aslında . Seninle ilgili hiçbir şeyden şikayetci değilim,her şeyini olduğu gibi kabul ediyorum.İşte böyle biricik aşkım. Bu sabah köy nasıl güzeldi bir bilsen. Öyle huzurlu öyle sessiz öyle sıcaktı ki bu güzelliği ingilizce kelimelerle anlatamam. Aslında İngilizce yazmak benim için bir açıdan iyi. Böylece kötü edebiyat yapamam, aslında hiç edebiyat yapmam.
Sadece söylemek istediğim şeyi en kısa yoldan söyleyeceğim: köy huzur doluydu, sessiz ve sıcaktı ve çok güzeldi.


21.02.2011

Aşk Mektupları

'Nelson Aşkım
Mektubu postaladıktan sonra kendimi öyle hayal kırıklığına uğramış hissetim ki yeni bir mektuba başlamam lazım. Niye böyle hissettiğimi sana hiç anlatmadım;çünkü aşk anlatılabilecek bir şey değil. Yatağa yattım, bir an duraksadım. Işıkları söndürüp uykulu uykulu seni düşünmek güzel olurdu çünkü yazı yazmak güç bir iş. Ama sonra içinde biraz aldatmaca olsa da yazmak daha doğru geldi bana. Aldatmaca diyorum çünkü bu mektup şimdi yazılmış yazılmamış senin umurunda değil. Oysa sana tam da şimdi ne hissettiğimi anlatmak benim için önemli. 'Şimdi' kelimesi saatlerimiz bile aynı zamanı göstermiyorken tuhaf geliyor insana; oysa dudaklarımız buluşup 'şimdi, işte şimdi benimsin' dediğimizde ne çok şey ifade ediyor. Biliyorum kelimeler senin çok umurunda değil; benim kelimelerle çok oynadığımı çenemi, kalemimi çok yorduğumu düşünüyorsun. Haklısın; ama seni beklerken bana sadece kelimelerin faydası var.


17.12.2010

Sessiz Bir Ölüm


.....ama ileri yaşına, sakatlıklarına, hastalıklarına karşın yeryüzüne bütün gücüyle tutunuyordu; ölümden hayvanların korktuğu kadar korkuyordu. Sık sık gördüğü bir karabasanı anlatmıştı kız kardeşime:Kovalıyorlar beni, koşuyorum, koşuyorum, bir duvara gelip çatıyorum; bu duvardan atlayıp aşmam gerek ama arkasında ne var duvarın, bilmiyorum; korkuyorum. Ona şöyle de söylemişti: Beni korkutan ölümün kendi değil: Sıçrayıştan yılıyorum. Yerde sürünürken, sıçramanın vakti gelip eriştiğine inanmıştı. Kendisine sordum: Düştüğünde canın çok yanmış olacak herhalde... -Hayır. Hatırlamıyorum. Canım yanmadı bile. Demek, kendinden geçmiş, diye düşündüm. Bir baş dönmesi geçirdiğini anılıyordu; birkaç gün önce, yeni verilmiş ilaçlarından birini aldıktan sonra, dizlerinin bağı çözülür gibi olduğunu anlattı arkasından; sedirine dar atmıştı kendini....'
...
'Analar babalar oğullarının delirdiğini, çocuklar annelerinin kanser olduğunu en son kabul eden kimselerdir. Annem bütün ömrü boyunca kanserden korkmuş olduğundan böyle bir şeye inanmak bizim için büsbütün güçleşiyordu. Kırk yaşındayken göğsünü bir yere çarpsa, çılgına dönüyor,'Göğüs kanseri olacağım, diyordu.'
...
'Annesini yitirdiği için bitkin, beli bükük, elli yaşında bir kadına rastladığım zaman, sinir hastası bir kişi diye bakardım ona: Hepimiz ölümlüyüz çünkü; insan seksen yaşına gelmişse, ölecek yaşa artık gelmiş demektir, diyordum.
Öyle değilmiş. İnsan doğduğu için, yaşamış olduğu için, yaşlandığı, kocadığı için ölmüyor. Bir şeylerden ölüyor. Annemin yaşının gereği, ister istemez yakında yok olacağını bilmek, beklenmedik olayın ürkünçlüğünü hiç de azaltmadı. Kanser, atardamar tıkanması, akciğere kan akını... Bir motorun göğün orta yerinde duruvermesi kadar kaba, beklenmedik şeyler... Annem, yatalak, ölümsek haliyle, her anın paha biçilmez değerini kesinlerken, insana iyimserlik aşılıyordu; ama, sonunda bir işe yaramayan, yaşamaya dört elle sarılışı da, gündelik orta malı yaşayışın güven verici perdesini boydan boya yırtıyordu. Doğal ölüm diye bir şey yoktur: İnsanın varlığı dünyanın düzenini konuşma, tartışma konusu haline getirdiğine göre, onun başına gelenlerin de hiçbiri hiçbir zaman doğal sayılamaz. Bütün insanlar ölümlüdür.'
Simone de Beauvoir

***
Sabahın 7'sinde ard arda çaldı zilimiz. Odadan dış kapıya gelene kadar defalarca. 2 Ay önce yaşadıklarımızdan sonra gece çalan telefonlardan, sabah çalan kapıdan delice korkuyorum. 70 Yaşında Gülsüm Teyze. Annemin alt katında oturan İda'nın Gülsüm Ebe'si. Elinde bastonu ve minik bir poşetle. 'Anneme mi birşey oldu' diye geçti hızla aklımdan. Neden anneme bir şey olsundu ki? Hem neden Gülsüm Teyze o yaşında o satte??

Elleri titreyerek uzattı poşeti. 'Sabaha kadar uyumadım. Gece çağıracaktım kıyamadam sana tansiyonumu ölçsene' (annem yüksek tansiyon hastası, anneannem annemde kaldı yıllarca ve o da tansiyon hastasıydı. Dudağının kenarında biriken köpüklerle ellerimde can verdi 20 yaşındayken daha.) Oturtup sakinleştirdim, dinlenmesini söyledim. Daha önceden felç geçirdiği için çok korkuyor. 'Neden çıktın sokağa arasaydın ben gelirdim' dedim. yine 'kıyamadım' dedi. Yüksekti tansiyonu hem de çok. Dil altı ilacını verdim biraz dinlendirip eşlik ettim evine kadar. Zaman zaman söylenirken ne derece pervasız davrandığımı fark ettim hayata karşı. 'Bu yaşta normal mi bu kadar yüksek tansiyon' dedi. 'Yaşlısın olabilir' diyemedim. Gülsüm Teyze dinlen bak ben akşam yine gelirim akşama iyi göreceğim seni' dedim 'Tamam' dedi. Ölmekten korkuyordu. Hastalanıp birilerine yük olmaktan.
Annem geldi aklıma. Değil elleri ayaklarını öpsem hakkını ödeyemeyeceğim annem. 4 çocukla dünyayı omuzlayan annem, yorgun annem, hasta annem. İçime çöreklenen acıyı dindiremedim gün boyu. Belki ilk defa annemi bu kadar sık aradım.Her arayışımda 'iyisin değil mi' diyerek. Bir de çıkmadan üstte alıntısını yaptığım. Kurşun kalemle çizdiğim kitabı attım çantama. Eskisi gibi her okuduğunu ezberleyebilen zihnim yok. Hangisinin konusu neydi hatırlayabilecek kadar yaşlanmadığıma seviniyorum yine de:) Neyseki yanımdan ayırmadığım ajandam var ve kurşun kalemler var... Bir de upuzun yaşam var...