''Arabayla gezmeye gidersin ya, saatlerce araba sürüp bir dağa ya da denize gidersin hani, sabah erkenden daha gözlerin acırken yola çıkar, yolda manzarası güzel bir yerde termostan çayını içersin, öğle vakti yemyeşil otlar arasında piknik yaparsın. İşte öyle sıradan bir gezi düşün. Arabayı sürerken bir çok şey gelir aklına. Ne bileyim 'yola çıkarken fotoğraf makinesinin merceği çıkmadı hiçbir yerden, nereye girdi acaba?' ya da 'Dün televizyondaki o artistin adı neydi?' gibi şeyler. Hatta ayakkabılarının bağı kopmak üzeredir, kaza yapmaktan korkarsın, 'Boyum artık uzamaz herhalde' falan dersin kendi kendine. Böyle düşüncelerin arabanın içinden bakıldığında hareket edermiş gibi görünen manzarayla bir bütün haline gelir. Evler, tarlalar gitgide yakınlaşır, sonra da arkada kalıverir. Böylece manzara ile aklındakiler birbirine karışır. Ben de işte o gördüğüm şeyleri ve aklımdakileri yana yana koyarak rüyalarımdaki veya kitaplardan aklımda kalan şeyleri uzunca düşündükten sonra çekip çıkartıyorum'
(Sayfa 65)
Geçen hafta söz etmiştim Şeffaf Mavi'den. Bazı kitaplar bittiğinde kapağı kapatıp şöyle bir bakarsınız. Sanki kahramanların hepsi eve dolmuştur da yavaş yavaş hazırlanıp gitmeyi beklerler. En azından bende öyle oluyor. Beraber yaşamaya başlamışız ve şimdi 'vakit tamam gidiyoruz' der hazırlanırlar. Şu an öyle hissediyorum. Kitabın yalnızca sonunda başka mekanlar varmış gibi geliyor. Baştan sona yakın bir ana kadar sadece dört duvar arasında yaşanan olaylar var. Bazı yerlerde ürkütüyor anlatılanlar. Tamamen yabancısı olduğunuz (olduğum) bir dünayaya ait olaylar. Kitabın kapağında 'Hayat onlar için yarını olmayan bir oyundu' diyor. Neden öyle denildiğini içiniz burkularak görüyorsunuz. Kendinizi zaman zaman da çaresiz hissedip 'bir şey yapılabir mi?' diye sorgular buluyorsunuz.
'Sanırım sürekli acı vardır, acı hissetmediğim anlar sadece acıyı unuttuğum anlardı. Acıyı unuttuğum için bir ur oluştu içimde. Aslında acı herkeste olur. Belki bu yüzden, ufaktan ufaktan acıyı hissetmeye başlayınca rahatlıyor insan, kendine gelmiş gibi oluyor, huzur buluyor. Demek ki, içimdeki acı doğduğumdan beri var' (Sayfa 130)
Bu paragraf üzerine epey düşündüm diyebilirim. Belki de içerisinde bulunduğum durumdan kaynaklı. Birkaç gün önce yine acıya meydan okuyan insanların hayatlarının içerisine epey girmişken ve aklımda 'başıma gelen en büyük şey belki de acı çekmeye alışmış olmak' gibi şuan dizilimini tam hatırlayamadığım Frida'nın sözleriyle karıştırarak düşündüm bu paragrafı. Acıyı hissetmemek yaşamıyor olmakla mümkün. Katlanılmaz bir hal alsa da bazen yaşıyorum işte dedirtiyor bazı acılar.
'Bak işte, dünya hala ayaklarımın altında değil mi? Bu yeryüzünün üstündeyim ben ve aynı yeryüzü üzerinde ağaçlar, otlar, yuvasına şeker taşıyan karıncalar, yuvarlanan topu kovalayan kız çocuğu, koşuşturan köpek de var. Bu yeryüzü sayısız evlerde, dağlardan, ırmaklardan, denizden geçip her yere ulaşıyor. İşte o yeryüzünün üstündeyim. Korkutucu dünya hala benim altımda bir yerlerde' (Safa 134)
