Sayfalar

Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.05.2014

Birkaç Kitap

Kitaplar yanımda değil tabi ki :) Facebook gurubuna eklediklerimdem kopyaladım. Malum her yıl bu aylarda başlayan yoğunluk kışa kadar devam ediyor. Altı çizilen o kadar çok yer var ki bu kadar aktarabiliyorum.
***
24 Mart 1967
Can, sensiz her şey renksiz.
Böyle bitiyor o tarihte yazılan bir mektup kitap da adını buradan alıyor. Abidin Dino Güzin Dino'ya böyle sesleniyor.
Bu kitaptan söz etmemek büyük haksızlık.
O kadar duygu yüklü ki mektuplar. Her zaman böyle başlıyorum ama mektup benim için çok özel ama bu mektupları özel kılan ard arda birbirlerine yazdıklarını okuyor olmaktı.
Kitabın sonunda çok üzülerek okuduğum tarihi notlar vardı. 40 yıl sonra Türkiye'ye ilk defa geldiklerinde yaşadıkları mektupların güzelliğini bir anda unutturuyor ve garip bir iç burkulması ile yaşanmışlıkları okuyorsunuz. Abidin Dino öldüğünde Güzin Dino hala mektuplar yazıyor (belki de günlük sayfaları) ve diyor diyor ki ; 'Unuttum söylemeyi, senin heykel polis karakoluna yakın bir yere dikilmiş, her halde yadırgamayasın diye! Ne alem değil mi, şu memleket!' Nazım Hikmet ile dostluklarından Yaşar Kemal'e çok şey var. Can Yayınlarından ve 2007'de yayınlanmış. Çok geç kalmışım.
***

Birkaç aydır Türk ve dünya edebiyatında yazılmış mektupları listeliyor ve Arkadaş Kitapevine uğradıkça bu listeyi bırakıyordum. Onlar da buldukça beni arıyor. Bir tanesine daha kavuştum. Fernando Pessoa'nın nişanlısı Ophelia Quieroz'a yazdığı mektuplar. Bu mektuplarda en son bölümde Ophelia'nın Fernando Pessoa ile tanışma hikayesinden ona hitap ettiği bazı kelimelerin nereden doğduğuna kadar çok hoş anlatımlar var. Uzunca bir dönem mektuplaşıyorlar (her gün birbirlerini görüyorken) daha sonra sebepsizce uzaklaşıyorlar birbirlerinden.
Mektuplar Fernando Pessoa'nın ruh halinin ne kadar çalkantılı olduğunu çok net gösteriyor.
Mektup alıntısına yer vermeyeceğim. Sadece çok çok beğendiğim bir tek satırı paylaşayım. Diyor ki Ophelia'ya 'Şair olduğumu sakın kimseye söyleme, olsa olsa şiir yazarım en fazla.' 

***
Kitap sayfasını özellikle çekmek istedim ama ceple bu kadar oldu. Sayfalar tamamen sarı.1995 de okumuşum. Fark ettim ki değişmişim O günlerde altını çizdiğim bazı yerler şuan çizilirmiş gibi gelmedi.
'Hayatta olma bilinci kendini daha güçlü bir şekilde hissettirir geceleri, ölümün varlığı da öyle. “Yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.'
'Ezilenler arasında en az delilerle ilgileniriz.Akıl hastanelerindeki delilerin özgürlüğü ve kamusal hakları uğruna pek kimse eyleme geçmez. Oysa,tüm ezilenlerin içinde, kendi davalarını kamuoyuna yansıtamayan, yansıtmalarına izin verilmeyen, bu özgürlüğe sahip olmayan bir tek onlar var. Onların yakınmaları olsa olsa bir başka psikiyatrist tarafından ele alınır ve karara bağlanır.'
'Biz gerçeğin kendisiyiz. Bırakın oyunlarını oynasınlar. İktidarların en büyük korkusu muhalefet değil,ciddiye alınmamaktır.'
'Topluluğun tarihsel gelişimi çelişki ve tutarsızlıklarla dolup taşıyor olsa bile, hain daima şimdiki zamana göre yargılanır. İnsan daima şimdiki zamana ihanet etmiştir.'
 ***



'Yaban Kızlara Kent'te nasıl yaşanacağını öğretme işini Nata üstlendi ve görevini içtenlikle yaptı. Kuralları öğretti. Neye inanıldığını öğretti. Kurallar adalet içermediğinden adaleti öğretmedi. İnanılana şahsen inanmasa bile inananlarla nasıl yaşanabileceğini gösterdi' (sayfa 28)

Kitapta adaletin işleniş şekli ve cinsiyet eşitsizliğine değinirken erkeği yerden yere vurmadan gerektiği anda takdir ederek işlenmesi çok hoştu.

Kitabın sonlarına doğru bir de makale var 'Okurken uyanık olmak' ve ayrıca şiir.
Beğeneceksiniz.




 ***


Az, Azil, Piç ardından Malafa ile Hakan Günday hakkında kesin bir yargıya vardım ki kurgu konusunda inanılmaz yetenekli.

'İnsanın kendini şımartması ruhsal dengesini sağlaması için şart. Çünkü ancak ruhsal dengeye sahip biri her sabah kendisini sorgulamadan yatağından kalkıp çalışmaya gidebilir . (Sayfa 67)

'Her şey bütün ihtimallere eşit uzaklıktadır. Yakınlaşıp uzaklaşmaları geçicidir.' (sayfa 127)

'Unutmak, var olanı yok etmektir. Geriye sadece hayatı sürdürmek için gerekli olanlar kalır.' (sayfa 154)

'Dünya bir tezgahtır. tezgahın hangi tarafında hayat olduğuysa ancak ölünce anlaşılır' (sayfa 210)



 ***

Borges'i ilk defa Alçaklığın Evrensel Tarihi ile tanımıştım. O zamandan beri de aklımda başka kitaplarını okumak vardı. Kum kitabı gerçekten çok ilginç. Galiba Borges de öyle. Bu kitap sekreterine dikte ettirerek yazdığı kitaplarından biri neredeyse tümüyle kör olduğu döneme denk düşüyor. Sanırım sıradaki kitaplar bitince diğer kitaplarını da alacağım.
'Her düşsel öykünün gerçek olduğunu belirtmek moda oldu günümüzde, ama benimki gerçek'
'Bir ova köyünde birkaç rupi ve bir İncil karşılığında aldım bu kitabı. Sahibi okuma bilmiyordu. Bu kitapların şahında bir tılsım görmüş olmasından kuşkulanıyordum. En alt kasttan birisiydi; insan gölgesine bile bassa kirlenirdi. Kitabın adının Kum Kitabı olduğunu söyledi bana, çünkü kitabın da kumun da ne başı var ne sonu.'
 ***
 Camus vazgeçilmezlerim arasında sanıyorum ilk sırada. Böyle bir liste olsa tabi çok isim çıkar ama yine de başka bir yerde duruyor diyeyim.
Yabancı, Düşüş, Yaz, Mutlu Ölüm, Tersi ve Yüzü, Yolculuk Günlükleri ve şimdi de Sisifos Söyleni'ne başladım. Ne yazmışsa okuyacağım dediğim yazarın elbet okunmayı bekleyen çok kitabı var ama her Camus okuması ardından araya başka kitaplar girmesini özellikle istiyorum.

Daha ilk sayfa şöyle başlıyor ;'Gerçekten önemli olan bir tek felsfe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir. '

 ***
Sırayla tüm kitaplarını  okuyorum ve çok beğeniyorum kurgu,akıcılık tarz. Her ne dersek. camus'a bir mola vermiştim.

'Kendimi beyaz kadranlı, romen rakamlı bir duvar saatindeki saniye çubuğu gibi hissediyorum. Sadece dönüyorum. Zamanın kendisiyim.
Geçiyorum.'

'Çünkü sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikayeleri kadar hayatlarından bir sıfır yaratmış olanlarınki de gösterişlidir.'

'Neden' sorusu piçliği yok eder. 'Çünkü' ile başlayan cümleler sadece istenildiğinde kurulmalıdır. Aksi takdirde piçlerin diğer insanlardan farkı kalmaz. Oysa piçler diğer insanların aklına gelmeyen her şeydir.'




***

Sefil bir geçmişten kaçmak ve yoksul bir geleceğe yakalanmamak isteyen genç bir adam hiç tanımadığı, hakkında doğru dürüst bir şey bilmediği babasını aramaya koyulur. İskenderiye'nin "eğlence dünyasının kraliçesi" olan annesi beş parasız ve ölmek üzereyken yıllar önce babasını terk ettiğini açıklayınca artık Saber'in tek amacı babasını bulmaktır. Çok zengin olduğu tahmin edilen baba bulunursa genç adamın da hayatı değişecek, hatta kurtulacaktır. Ancak İkinci Dünya Savaşı'nın arifesindeki Mısır'da kayıp bir baba nasıl aranır, nasıl bulunabilir?

Önce İskenderiye'de ardından Kahire'de süren arayış sırasında karşısına çıkan iki kadın genç adamın farklı biçimlerde başını döndürecek ve hiç düşünmediği bir yola girmesine neden olacaklardır...

Babasını mı, kendini mi, köklerini mi, dini veya milli kimliğini mi aradığı meçhul hale gelen Saber'in hikâyesi sembolik çağrışımlarla da ilerleyen sürükleyici bir Necip Mahfuz anlatımı...



Not: Hayatı Sevme Hastalığı ve Marquez'i de başka bir gün ekleyeceğim.

3.03.2014

Canım Aliye, Ruhum Filiz- Sabahattin Ali

Çok yoğun bir hafta geçirdim. Hem iş hem ev açısından. O nedenle bitmesi gereken kitap bitemedi. İda ile beraber çocuk kitabı okuması ve neredeyse 2 gün boyunca süren sohbeti ardından zaten evde çok kısıtlı olan zamanı da tüketmiş oldum.
Dün bir başka işim nedeniyle dışarı çıkmışken çok kısa bir zaman Arkadaş'a uğrayınca ve orada mektup sohbeti açılınca nasıl görmedim diye düşündüğüm bu kitabı aldım. Pazar günlerim çok garip geçiyor. Makinada çamaşırın çıkmasını beklerken bazen de yemeğin pişmesini beklerken bir şey okumaya başlıyorum. Temizlik, ev, çamaşır kitap karışımı geçiyor:)
1 saatte bitecek bir kitap. Mektup okurken (önceden okuduğum yazarları) daha özel şeyler paylaşıyormuşum gibi geliyor. Sıkıntılarına tanık oldukça sadece benimle mektup yazan arasındaymış gibi bir hisle okuyorum. Belki de bu nedenle onlarla üzülüyorum, onlarla seviniyorum.
Sabahattin Ali karısına 'canım' kızı Filiz'e ise 'Ruhum' diye sesleniyor. Bazı mektuplar (kısa not şeklinde daha çok) kızına yazılmış. Hep özlem dolu satırlar. Aslında galiba mektubun doğası bu. Dedim ya onlarla üzülüp seviniyorum.  Sabahattin Ali'nin 3 dönemini kapsıyor mektuplar. Nişanlılık, Eş, Baba. En çok baba yanında hüzünlendim. Birkaç Mektup alıntısı;

'25 Mart 1935 
Mektubunu aldım. 'Ben fena kız değilim, senin meyus olmayıp saadetin için hayatımı şimdi fedaya hazırım!' diyorsun. Aliye, bana böyle şeyler yazma... Sonra ben sana deli gibi aşık olurum. Senin ne iyi kız olduğunu biliyorum. Muhakkak ki hayatımda yaptığım ve yapabileceğim en iyi iş seninle hayatımı birleştirmek oldu. Bundan sonra ne diye kederli ve üzüntülü şeyler yazalım...........
Mektubundaki 'Beni istediğim kadar sevmezsen ölürüm!' cümlesini belki elli defa okudum. Ah Aliye, seni isteyebileceğinden çok seveceğim. Benim nasıl sevebileceğimi göreceksin. ...' (sayfa 17) (Nişan Dönemlerine Ait)

' 11 Nisan 1935
..........
Mamafih neşe insanın içinde bulunduktan sonra, hayat onu ne kadarmeydana çıkartmaktan men etse, ne kadar boğmaya çalışsa yine ilk fırsatta kendini gösterir. yazılarından anlıyorum ki sen de ilk fırsatta adamakıllı neşeli olmaya çok müsaidsin......' (Sayfa 29)



 'Tarihsiz
.............
İlk mektuplarımda 'Bana böyle şeyler yazma, sonra sana deli gibi aşık olurum' demiştim, oldum işte... Sana bugün çılgın gibi aşığım.....
(sayfa 55)

'Herkeslerden Sevgili Aliye,
İnsanların hepsi bir değildir. Ben kendim iyi insan olmak isterim, fakat kötü olanlara da hayretle bakmam. Hatta kızmam bile, ancak kötülükleri bana taalluk ederse kendimi müdafaa ederim. Şunu esas olarak kabul etmeliyiz ki, insanların hemen ekserisi yalnız kendilerini düşünür. Dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evve
l kendini düşünmek illetidir. İlk bakışta insana bir kurnazlık ve akıllılık gibi görünen bu hal hakikatte aptallıktır.

İnsan başkalarına yardım ettiği, başkalarını sevdiği kadar yükselir. Dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sevmek. Başka bir insanı bahtiyar edebilmek, kendini bahtiyar edebilmekten daha güç fakat daha insancadır. Bugün böyle düşünenlere saf, hatta enayi derler.
Fakat ne derlerse desinler, biz kalbimizin ve kafamızın doğru bulduğu şeyleri etrafın ne dediğine bakmadan yapmalıyız. Hayatta en büyük vazife, en büyük saadet olarak şunu almak lazımdır: Bize yakın ve uzak bütün insanlara yardım etmek, bütün insanların iyiliğine çalışmak…
Aliye, benim altın kalpli Aliyeciğim, bu hususlarda ne kadar beraber olduğumuzu bilerek sana bunları yazıyorum. Mektupların senin göğsünde ne kadar temiz ve insan bir kalbin çarptığını bana gösteriyor. Bu kalp bundan böyle benimki ile çarpacağı için dünyanın en bahtiyar insanıyım.
Mektubunu bekler, güzel gözlerinden hasretle öperim. '
Mektuplarda ayrı olmaktan duyduğu üzüntüyü anlatırken şunu hissediyorsunuz gidip yüzünü yıkayıp gelmiş de yeniden cümle kuruyor. Ev kirasına yetecek miktardan ödenecek taksite kadar hesap edip gönderiyor. Kızı Filiz için endişelerini dile getirirken, özlemini dile getirirken neler hissettiğini o kadar iyi anlıyorsunuz ki. Her yanınızı hüzün kaplıyor.  Okurken cezaevinde yattığı günler için inanılmaz derecede suçluluk duydum. Sebep bile denemeyecek şeyler için onca ayrılığı, yoksulluğu özlemi yaşattığımız kaç kişi daha var? Ne yazık ki çok! Hem de pek çok........

18.02.2014

Orhan Veli- Yalnız Seni Arıyorum

'Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun'

Öyle de olmuş. Pazar günü 'Mektup-Anı' raflarının en altında elime geçti. Hemen aldım 'mektup' ise almamak olmazdı.
Mektuplardan önce Orhan Veli'nin 36 yıllık ömrünün en büyük sevdası denilen Nahit Hanım'dan söz edeyim biraz. Nahit Gelenevi. Ankara ve İstanbul da öğretmenlik yapmış. Eğitimci Halil Vedat Fıratlı ve şair Arif Damar (çok severim) ile evlilikler yaşamış. Çocuğu olmamış. Cemal Süreya 'Cumhuriyet dönemi küçük burjuva duyarlılığının anası' diye söz etmiş. Nahit Hanım hakkında (bir mektupta Orhan Veli'ye bana kimler mektup yazdı diyor') Sabahattin Ali, Orhan Veli, Arif Damar, Gülten Akın şiirler yazmış. Orhan Veli ardından yaşadığı 52 yıl boyunca mektupları saklamış. Daha sonra mektupları Özay Erkılıç'a emanet etmiş. Mektupların bazı yerleri bizzat Nahit Hanım tarafından 1967'de Papirüs, 1981'de Milliyet Sanat dergilerine verilerek yayınlanmış.
İçim burkularak okudum mektupları. Orhan Veli'nin yaşadığı yoksulluğa, imkansızlığa.
Diyor ki bir mektubunda ; 'Senden cevap almadıkça hiçbir şey yazmayacağım. Daha doğrusu yazamayacağım. Çünkü içimdekilerden başka hayatım yok.'
'Adını henüz koymadım' diyerek şu şiiri ekliyor mektubuna;



Garibim
Ne bir güzel var avutacak gönlümü
Bu şehirde,
Ne de bir tanıdık çehre;
Bir tren sesi duymayagöreyim,
İki gözüm, 
İki çeşme.
1 Ağustos 1947 tarihli mektubunun bir yerinde; ' Evvelki mektuplarımda da söylediğim gibi, büyük olsun, küçük olsun, içinde sen bulunmadıktan sonra bütün şehirler benim için manasız' diyor. Aynı mektupta 'İnsanın bu hasretler dışında avunabileceği şeyler bulması çok güç. 
Birçok mektup altı çizilmiş halde ama aktarmak istemiyorum. Öncesi ve sonrası ile anlamlı çoğu. Postaya verecek para bulamadığı zamanlarda yazdıklarından, posta kutusundan almak için yol parası bulamadığı zamanlara , mektupları almak için yürüyerek gitmesine kadar ne çok şeyden söz ediyor. Aylarca beklemesi, beklerken yaşadıkları ama hep umud etmesi. Yoksulluğunun kavuşmaya engel olması. Ayakkabı,palto alamadığı için Nahit Hanım'a gidememesi. Kısacası Orhan Veli'ye dair çok samimi şeyler var bu mektuplarda.
 Bir mektupta dipnot olarak açıklanmış olan Tental Azabını bile tercih ederim diyor;
  
(Tental Azabı: Zeus'un oğlu Tantalos tanrıların sofrasına oturabilen tek insandı. Ne var ki, Olimpos tanrılarını küçümsedi, kudretlerini sınamaya kalktı ve sonunda da Olimposluların hışmına uğradı. Tanrılar onu Hades'in göllerinden birine yerleştirdiler. Çenesine kadar suyun içindeydi ama içmeye kalktığında su çekiliyor ve sadece üzerine bastığı zemin kalıyordu. Ayrıca başının üzerinde binbir çeşit meyve asılıydı ama o elini her uzatışında çıkan bir yel dalları savurarak meyveleri ondan uzaklaştırıyordu. Ona verilen, kuru bir boğaz ve aç bir karınla sonsuza dek yiyecek içeceğin içinde yaşama cezası ‘Tantalos İşkencesi’ diye anılır.)

14.02.2014

Biraz Karışık, Biraz Huzurlu, Biraz Şaşkın(ım)...........



Okumaktan keyif aldığım şeyler sıralaması yapsaydım sanırım ilk sırayı mektuplar alırdı. Farklı tarzda, farklı kişilerden ard arda onlarca mektup okuyabilirim. Her mektubun kendine ait ruhuna bürünebilirim. Çok iddalı oldu biliyorum son söylediğim. Edebi zaaf diye bir tanımlama varsa (yoksa da uydurdum oldu) tam da budur. Kavga etmişsek ve barışmak istiyorsan mektup yaz mesajı vermiş olayım :)
Sıkıcı olur mu bilmem bugün can sıkıntıma iyi gelen (ne yapacağını bilmez hallerden doğan bir sıkıntı değil bu) kısa kısa mektuplar okudum. Siz de kendinizi bir o mektubu yazanın, bir de okuyanın yerine koyar mısınız? 
Pencere önüne yerleştirilmiş bir berjer düşleyin, rahat oturun, tül, perde açık olsun, tek tük adım atmalar yaşamdan küçük izlerle gelsin,geçsin bir çocuk elindeki elma şekerini dişleyerek yürüsün. Önce anlamadan, elleriniz titreyerek sonra bir kez de ta içinizde hissederek okuyun. Bu an'a dair bir de müzik doldursun odanızı mesela bugün benim için hemen aşağıya eklediğim Ay Işığı Sonatı var.



Tamam mı? Çay ya da kahveniz de hemen yanınızdaysa açın zarfı;
İlk mektup George Sand’dan Gustave Flaubert’e. Tesadüf bu ya Flaubert ile alakalı okurken denk geldi.

Zavallı sevgili dostum,
Acınası halin arttıkça daha çok seviyorum seni. Beni nasıl üzüyorsun, nasıl işkence ediyorsun bir bilsen! Zira yakındığın her şey aslında hayat ve bu hayat herhangi bir zamanda herhangi biri için daha iyi olmamış. İnsan hayatı değişik ölçülerde hissedebilir, değişik ölçülerde anlayabilir, dolayısıyla çektiği acının derecesi de farklıdır. İnsan yaşadığı çağın ne kadar önündeyse, o kadar çok acı çeker. Biz, güneşin güçlükle ve nadiren delip geçebildiği bulut dolu bir zeminin üzerinden gölge olarak gelip geçiyor, hiçbir zaman ulaşamadığımız bu güneşin ardından haykırıyoruz durmadan. Aslında bulutlarımızı dağıtmak bize düşüyor.
Edebiyatı fazla seviyorsun; o seni öldürecek ama sen insanların aptallığını yok edemeyeceksin. Ben kendi adıma bu acınası aptallıktan nefret etmiyor, anaç gözlerle izlemeye devam ediyorum; çünkü bu çocukluk ve her çocukluk kutsaldır. Nasıl bir nefret da atfettin ona, nasıl da bir savaşa giriştin! Fazlasıyla bilgili ve fazlasıyla zekisin Cruchard’ım ama sanatın üzerinde de bir şey olduğunu, bilgeliği, sanatın en yüksek mertebesinde bile ifadesi olamadığı bilgeliği unutuyorsun. Bilgelik her şeyi içerir, güzeli, gerçeği, iyiyi, bundan dolayı da coşkuyu. Kendi dışımızda, içimizde olandan daha yüce bir şey görmeyi ve hayranlıkla seyrederek yavaş yavaş içselleştirmeyi öğretir bize bilgelik. 
Seni değiştirmeyi başaramayacağım, mutluluğu nasıl gördüğümü ve yakaladığımı da anlamanı sağlayamayacağım sanırım; yani hayatı nasıl olursa öyle kabullenmeyi! Seni değiştirebilecek ve kurtarabilecek biri varsa o da Hugo Baba’dır çünkü bir yanıyla büyük bir filozof, bir yanıyla da senin ihtiyaç duyduğun ve benim olamadığım büyük sanatçıdır Hugo Baba. Onu daha sık görmelisin. Sana iyi geleceğine inanıyorum: Ben, beni anlayabilmeni sağlayacak kadar fırtına barındırmıyorum içimde artık. O yıldırımını korumuş sanırım, üstelik yaşın verdiği bir yumuşaklık ve sakinlik de eklemiş üzerine. 
Gör onu, sık sık gör ve yaşadığın acıları anlat, o büyük acıları, seni fazlasıyla hırçınlığa sürüklediğini gördüğüm acıları. Ölüleri fazla düşünüyorsun, büyük bir huzura kavuştuklarına inanıyorsun. Hiç de huzurlu değiller. Onlar da bizim gibi, arayıştalar. Aramaya çalışıyorlar.
Herkes iyi. Seni öpüyorum. İyileşemedim henüz ama eninde sonunda küçük kızlarımı yetiştirebilecek ve seni son nefesime dek sevmeyi sürdürebilecek kadar olsun yürüyebileceğimi umuyorum.

Şimdi Henri Miller ve Anais Nin  mektupları. Her ikisi de evlidir ama aralarında uzun yıllar devam eden aşk, mektuplara dökülür.

[Anaïs]

Bir daha aklıselime kavuşabileceğimden emin değilim. Mantıklı davranalım. Bu bir Louveciennes evliliği oldu, yadsıyamazsın. Tenimde senden parçalarla ayrıldım yanından; bir kan okyanusunda, senin arı ama zehirli Endülüs kanının okyanusunda yürüyorum, yüzüyorum. Yaptığım, söylediğim, düşündüğüm her şey bu evlilik ekseninde dönüp duruyor. Seni evin hanımefendisi olarak gördüm, koyu tenli bir Mağripli, beyaz bedenli bir zenci, tüm bedeni her yanı gözden ibaret — kadın, kadın, kadın. Senden uzakta yaşamaya nasıl devam edebileceğimi bilemiyorum. Bu ayrılıklar ölüm artık. Hugo geri dönünce ne hissettin? Ben hâlâ orada mıydım? Onunlayken de benimle olduğun gibi olduğunu hayal edemiyorum. Sıkıştırılmış bacaklar. Kırılganlık. İhanet edenin tatlı boyun eğişi. Kuş uysallığı. Benimle tekrar kadın oldun. Neredeyse dehşete kapılmıştım. Otuz yaşında değilsin — bin yaşındasın adeta.

Geri döndüm belki ama hâlâ tutkuyla doluyum, sıcak şarap gibi dumanlar saçıyorum. Yalnızca tensel bir tutku değil bu, sana açım, içimi parçalayan bir açlık. Gazetelerde cinayetler ve intiharlarla ilgili makaleler okuyorum ve kesinlikle anlıyorum.  Kendimi bir katil olarak, intihar eden biri olarak hissedebiliyorum. Hiçbir şey yapmamanın, zamanın geçişini izlemekle yetinmenin, felsefi bir yaklaşım benimsemenin, mantıklı olabilmenin utanç verici olduğu hissine kapılıyorum. Erkeklerin bir eldiven, bir bakış vb. için kavgaya tutuştuğu, birbirini öldürdüğü, öldüğü zamanlar nerede kaldı? (Biri Madame Butterfly’ın o korkunç ezgisini çalıyor – “Bir gün gelecek o”!)

Hâlâ mutfaktan zencilere özgü o hafif sesinle şarkı söylediğini işitiyorum. Armonisiz, tekdüze bir Küba ağıtı söylüyorsun. Mutfaktayken mutlu olduğunu ve pişirdiğin yemeğin birlikte yediklerimizden daha iyi olduğunu biliyorum. Sık sık tenini yaktığın halde hiç sızlanmadığını biliyorum. Binlerce gözle bezenmiş, Tanrıça Indra’ya yaraşır elbisenle çevremde dolanıp dururken, yemek salonunda öylece otururken ne büyük bir mutluluk ne büyük bir huzur yaşıyordum.

Anaïs, eskiden seni sevdiğimi sanardım; bugün hissettiğim gerçekliğin yanında hiçbir şeymiş. Hayattan çalınmış kısa bir zaman olduğu için mi muhteşemdi bu? Birbirimize, birbirimiz için bir oyun mu oynuyorduk? Daha az mı “ben”dim, daha çok mu “ben”? Ya sen, daha az mı “sen”din, daha çok mu “sen”?  Bunun devam edebileceğini düşünmek delilik miydi? Tekdüzelik ne zaman ve nerede başlayacaktı? Olası hatalarını, zayıf noktalarını, tehlikeli yanlarını keşfetmek için o kadar inceledim seni ama bulamadım, en ufak bir parça bulamadım. Bu âşık olduğum, kör, kör, kör olduğum anlamına geliyor. Sonsuza dek kör. […]

Şu anda gözlerinin ardına kadar açıldığını biliyorum. Asla inanmayacağın şeyler, bir daha yapmayacağın hareketler, bir daha yaşamayacağın acılar, şüpheler var artık. Şefkatinde ve zalimliğinde neredeyse suç denilebilecek bir kor ateş. Ne pişmanlık ne intikam; ne acı ne suçluluk. Yalnızca yaşamak, tadını aldığın ve istediğinde yeniden bulabileceğin çılgın bir umut, bir neşe değilse ne koruyabilir seni uçurumdan! […]

Hayat ve edebiyat iç içe geçmiş, aşksa dinamosu, sen bukalemun ruhunla bana bin türlü aşk sunuyorsun, hâlâ burada, hâlâ sağlam. İçinden geçtiğimiz fırtına ne olursa olsun, neredeyse her yerde kendimizi evimizde hissediyoruz. Her sabah görevimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sen kendine olan güvenin günbegün artarak, istediğin zengin hayatını yaşıyorsun ve güvenin arttıkça beni daha çok istiyor, bana daha çok ihtiyaç hissediyorsun. Senin daha boğuk, daha genizden artık, gözlerin daha kara, kanın daha yoğun, bedenin daha dolgun. Şehvet dolu bir kölelik, zorbalık dolu bir ihtiyaç. Görülmedik düzeyde bilinçli, ölçüsüz bir zalimlik. Deneyimin sınırsız hazzı.

Şimdi merakımı en çok cezbeden, her okuyuşta başka tad aldığım Camus. Eşi Francine Faure'a yazdığı mektup.

Gece vakti yazıyorum sana. Romanımı az önce bitirdim ve uyumayı düşünemeyecek kadar gerginim. Şüphesiz henüz bitmedi çalışmam. Yeniden elden geçirmem, eklemem, tekrar yazmam gereken şeyler var. Fakat esas olarak bitirdim ve son cümleyi yazdım. […] Elyazmaları önümde duruyor; oldukça fazla çaba ve iradeye mal olduklarını düşünüyorum – romanı var etmek, asıl ikliminden uzaklaşmamak için birçok farklı düşünceyi, farklı arzuyu kurban etmek zorunda kaldım. Zaman zaman bazı cümleler, bazı duygular, olaylar şimşek gibi gelip geçiyordu aklımdan. Yaptığımdan dolayı ürkütücü bir gurur içindeydim. Fakat zaman zaman da, döküntüler ve beceriksizlikten başka bir şey göremiyordum içinde. Bu öykünün içine fazla girdim. Şimdi bu kâğıtları çekmeceme kaldıracak, yeni denemem üzerine çalışmaya başlayacağım. On beş gün içinde tüm bu duygulardan sıyrılıp tekrar çalışırım bu roman üzerine. Daha sonra okutacağım. Bu konuda da fazla gecikmek istemiyorum çünkü aslında iki yıldan beri içimde taşıyorum bu romanı. Yazarkenki halimden gördüğüm kadarıyla da zaten içimde yazılıp bitmiş halde duruyormuş. İki aydan beri gündüzlerimi ve gecelerimin bir kısmını üzerinde çalışarak geçirdim. Tuhaf ama gazete almak için dışarı çıkıyor, çıkarken de bir cümleyi yarıda bırakıyor, geri döndüğümde hiç zorlanmadan, mükemmel bir akıcılıkla devam ediyor, cümleyi tamamlıyordum. Daha önce hiçbir şeyi böyle bir kesintisizlik, böyle bir kolaylıkla yazmamıştım. Şu aralar iyi uyuyamıyorum, hatta uykusuzluk çekiyorum. Uyandığımda hemen aklıma bunun gibi, dikte edilirmişçesine yazıvereceğim eserler geliyor. Artık projelerimle ve evrenle ilgili her şeyi çok daha açık algıladığımdan, bunları yazıya dökmek istiyorum.

Bu akşam tükenmiş haldeyim. Bu aralar Paris’te çalışmanın beni fazla yorup yormadığını soruyorum kendime. Fakat aslında bu roman da bir o kadar sorumlusu bu durumun çünkü bana kolay gibi görünen ama aslında beni tüketen kesintisiz bir çalışma gerektirdi.

İşin en komik yani, memnun olup olmadığımı bile bilmiyorum. Yine de, beni benden koparabilecek tek şey buydu. Sanırım, yaptığım işe büsbütün gömülerek yaşamama olanak verdiği için diğer her şeyini affedebilirim Paris’in. Fakat bu bir yana, çalışmanın hazzı bile kimsenin yok edemeyeceği bir anlam taşıyordu ve işte beni yoran da bu oldu. Bununla birlikte, bu metnin okuyucusunun da en az benim kadar yorulacağını düşününce, içindeki daimi gerilimin birçok ruhun cesaretini kırıp kırmayacağını bilemiyorum. Fakat mesele bu değil. Ben bu gerilimi istedim ve var etmek için kendimi ortaya koydum. Gerilimin varlığından haberdarım. Senin hoşuna gidecek mi bilemiyorum. […]

Bunun dışında değişen bir şey yok. […] İlkbahar akşamları yapışkan ve yağmurlu burada. Romanımdaki bir cümle geliyor aklıma: “Orada, orada da akşam melankolik bir molaydı.” Alger ya da Oran’daki akşamları nasıl özlüyor, deniz kıyısında olmayı nasıl arıyorum bir bilsen. Birkaç haftalığına gidebilmek ve yeşil gökyüzüne kavuşabilmek için bir yaz ve bir kış var daha önümde hâlâ. Tüm bunlar çok uzakta ve oraya ulaşabileceğime bile inanmayı başaramıyorum. Belki de tüm bunlar nedeniyle bu biten şeyin hemen ardından neşeyle sıçramadım yerimden. […]

Albert Camus

Çarşamba. Bu mektup iğrenç ve okumayacak halde. Yine de gönderiyorum sana. Dün doğru düzgün yazamayacak kadar gergindim.

Biraz uzun bir paylaşım oldu farkındayım. Kendimi nasıl hissettiğimi tariflemem gerekir mi bilmem! Beklediği şeye kavuşmuş gibi. Şimdi usulca katlayıp her birini zarfa yerleştirip çantama atıp yürümek istiyorum. Tesadüfen ve başka oturacak yer yokmuş gibi tek kişinin olduğu bir banka oturup göz ucuyla okumasına olanak yaratmak istiyorum. Üstelik hiç sevmem konuk okuyucuları. Sayfayı çevirmezsiniz, acaba o da okudu mu çevirsem mi diye düşünmekten. Onun size rahatsızlık verip vermediğini düşünmesi gerekirken üstelik.! Bu defa farklı. Oraya oturanım elimde mektuplar, elimde kimlikler elimde bana ait olmayan cümleler. Oraya oturan benim başka coğrafyalardan aşklar, dostluklar taşıyarak.

Bugünlerde her şeyi elimde taşıyorum biliyor musunuz? Saçlarımı bile! Dilimden dökülmesi gereken kelimeleri bile! 

Mektuplar için kaynak burası (TIK)
Not: Müzik eşliğinde okuyun lütfen.

25.11.2013

Dört Kitap





'Bu dünyada ne olduysa ben yokken olmuş gibi geliyordu' (sayfa 31)
'...sonra öyle güzel utandı ki, her şeyi unuttum' (sayfa 68)
'Buraya kadar! diyor buyurgan bir ses.
Gece uykuya değil uykunun efendisine boyun eğiyorsun. O, buraya kadar deyince neyin sonuna geldiğini anlıyorsun.
Kalkıp salona gidiyorsun' (sayfa 77)
'bellek en zayıf yerden kopuyor ve yine oradan bağlanıyor, gelip gelip takılacağın bir düğümle' (sayfa 78)
'Köpeklerin insanların ellerine doğru uzamış burunları ve dikiş tutmayan, paramparça bellekleri var' (sayfa 94)
'Hiçbir şey göründüğü, hatta yaşandığı gibi değil! Herşey hatırlandığı gibi.' (sayfa 97)






'Bu berbat şehirde görüp görebileceğiniz en güzel şeyin terk edilmiş bir fabrikanın kara yıkıntısı olması saçma ya da gülünç mü? Değil! İnsana özgü bir yavaşlığı, sakarlığı hatırlatan tek şey bu yıkıntı çünkü.' (sayfa 15)
'İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?' (sayfa 68)

 'Ben hep bir şarkının ellerindeydim diye fısıldadı Başak. Bu yüzden aranıza karışamadım. fısıltısı camda şekilsiz bir buğu olarak kaldı (sayfa (24)

'Hayat devam eder. Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir.' (sayfa 55)

'Rüyalar gerçeği kovalarken geri dönemeyecekleri kadar uzağa gidiyorlar' (sayfa 77)

'Her şeyi yerli yerinde, tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda, o hayatı yerle bir edecek bir felaket kurgulamak da farz olur' (sayfa 109)

'En çok bir mucizeyi reddedişini seviyorum, dedi, anlam kapımızı çaldığında açmayışını, hiçbir yerde yokuz.' (sayfa 125)
'Uykunun yaza açılan bir kapısı varmış.' (sayfa 133)

 Evet doğru, insanlar değişiyor, üç gün önce bıraktığın insanın yerinde başka bir insan buluyorsun, ama istediğimiz yöne doğru mu bu değişme? Başka yöne doğru mu? Dün anlamsız bir tablo gibi seyrettiğim ağaçlar, bulutlar bugün heyecan veriyor, dün Allaha inanan bugün isyan ediyor veya sanata tapan adam Allaha dönüyor; bugün yaşamın anlamı dediğin şey yarın bir taş parçasından daha anlamsız olabiliyor. Bu kadar ince bekleyişler gerekir mi acaba? (sayfa 21)
***
 'Sen istediğin kadar inkâr et, dünyadan ve insanlardan çok şey bekliyorsun. Bu düzen biz istedik diye değişmez ki sevgili kızım, öyle olsa ne kolay olurdu devrimler!.. Bir de,“karakter sahibi olmak”, “ideal insan”, “mutlak içtenlik” gibi deyimler dilinden düşmüyor. İnan ki bu insanlar yok yeryüzünde.' (Sayfa 21)

'Bana öyle geliyor ki dostum, dünyada saadet denen bir şey yok, bizler boşuna çırpınıp duruyoruz. Zaten ruhumuzu bütün çıplaklığıyla kimseye gösteremediğimiz için daima yalnız kalmaya mahkumuz.' (Sayfa 32)
'Adeta bir girdaba yakalandım ve kendimi bir labirentin ortasında buldum.(…) Galiba benim kadar çabuk değişen ve sürekli elde edemediği şeylerin peşinde koşan, her an birbirinin zıddı olan ve sonunda kendini tanıyamaz olan bir insan dünyada mevcut değildir. Bu neden böyle dostum bilmiyorum.' (Sayfa 38)

'Aşk var dostum, aşk var ve her şeyi iyi ediyor aşk, dünyayı güzelleştiriyor. İnsan ruhu ancak aşkla şahikasına kavuşur!..' (Sayfa44)

'Düş parçalanması değil, gerçeğin inkar edilmesi ' (sayfa 75)

'Şimdi en büyük acım aşk denilen şeyin mevcut olmadığını anlamam… Aşk, dostum severken ayrılırsan var olan bir şey olabilir ancak, bu da manasız bir hiç!' (Sayfa 95)
'Benim üzüntüm: bütün insanlığın, evet kadının ve erkeğin aşk varmışçasına kandırılarak büyüyüşleri.' (Sayfa 98)

'Bize ne oldu- sen nasıl gittin- bazen bir masal sanıyorum ya adıklarımızı ve ben nasıl seyrettim sustum- nikahına bile geldim- ba şkası gibi yaş adım yanında…' (Sayfa187)
'Biliyor musun özlemim arttıkça yazmaya karşı inadım çoğalıyor bu sıralarda, yazmak zıddıma gidiyor; çünkü sözler, sözcükler yetmiyor sana olan sevgimi anlatmaya. Yeni bir tür aşk, bir sevgi biçimi bendeki biliyorum; bugüne dek kimsenin böyle duyguları olmamıştır. Ben bu duygularla çarpıştığım için bir süredir yazamadım sana, ya sen? 'Yalnız ellerin için bile ölebilirdim' (sayfa 191)

'Niye bırakayım seni Jale, niye bırakayım. Bende senin devamın var' (sayfa 195)
'Şefkat başka bir şey. Ne sevgiye benzer ne salt acımaya. Şöyle bir bulut, bir sis gibi sarar adamın içini. İnce bir flüt sesi, bir bakıştır. Bir şeyler dilemenin bir eğilişidir. Bir susuş, bir dinleyiştir.
Bir gizli alemin renk renk resimleridir tutar içini, yeşiller maviler. Hepiniz mutlu olun, hepiniz mutlu olun diye bağıran bir şey.' (sayfa 196)

'İnsan hayattan kesildiğini sandığı zamanda bile -garip bir yazgı- hayata bağlayan iplikçiler var elinde. Adi can korkusu değil-kırık bir testiye vuran ışık gibi-ayrımına varmadan-gelip geçen bir kırlangıç seli üstünden- hani derken gölgesi kalır.' (sayfa 228)

'Yoksun et kendini şu dünyadan...ağlamayı öğren...yetmediyse bir daha otur ağla...ta ki ağlamayı belli etmeyinceye kadar...yoksun et kendini dünyadan...şundan bundan...ben neyim, ne yaptım, ne olacağım diye sor...vazgeç şu akıl aramalardan..herkes kendi gerçeğini söyler...insan hayattan kesildiğini sandığı zamanda bile...yaşama bağlanan iplikler var elinde...kırık bir testiye vuran...gelip geçen...kırlangıç seli...gölgesi kalır üstünde..' (sayfa 229)

Evet üstteki kitaplar bitti. Her biri bir diğerinden etkileyiciydi. En son biten (dün gece) Mektup Aşkları olduğundandır belki şuan hücrelerime kadar doluyum sanki :) Cuma günü gelmişti sanırım kitap. Bir zarf içerisinde mühürlenmiş kitap kapağı o kadar etkileyici ki. Mühürü yırtıp kitaba ulaşıyorsunuz. Barış Bıçakçı ile ilgili hislerimi dememe gerek var mı bilmem diyeceğim şudur ; artık fanatik bir hayranıyım. Mektup Aşkları'nı okumama sebep olan Ahmed Arif'in Leylim Leylim'i olmuştu tabi bir de Şule. Ahmed Arif'in yazdıklarından sonra Leyla Erbil'e mesafeli dururum gibi gelmişti. Her bir mektupta tarzına hayran ola ola ilerledim. Daha önce Leyla Erbil okumamış olmayı eksiklik sayıyorum ve sanırım sıradaki kitaplar bitince ona yeniden döneceğim. Ahmed Arif etkisine gelince; bazen bazı mektupların onun yazdıklarının biraz değiştirilmiş hali olduğunu düşündüm. Sonra vazgeçtim, sonra bir başka mektupta yine aynı his. Çok tuhaftı. Sonu çok daha etkileyici. Beklenen son ama hiç beklenmedik bir halde. Bu nedenle beklenen (en azından karakteri tanıyınca beklenen olduğu hissediliyor belki beklenmeyen de diyen vardır) ama çok etkileyici bir şekilde sonlanıyor.
Daha uzun yazmak isterdim (sanırım yazacağım bir gün). Eskiden biter bitmez aktarmaya çalışırdım bir kitabı şimdi vakit kaybetmekten korkuyorum :)Bugün için neden bu değil elbet. Dün gece Frida ile yola devam dedim.

 

21.10.2013

Oku...İzle...Uyu... Güzeldi Tatil

Bayram tatili de bitti. Hoş benim tatilim cumartesi bitmişti zaten. 9 gün izin yapabilenlerden değilim ne yazık ki . Klasik bayram temizliği (adı neden böyle bilmem ama) uğruna kendimi paraladıktan sonra çok sakin bol dinlenmeli, filmli, okumalı bir tatildi. Ard arda Sherlock Holmes (5 bölüm) hayranı olduğum House (4 bölüm) bir bölümde hastalık Fmf'di. The Walking Dead (3 bölüm) izledik. O koltuk senin bu koltuk benim battaniye üzerimde film izlemek süperdi. Arada bayram ziyaretleri de vardı ama çok az.
Arkadaş Kitabevinde şu yandaki kitabı görünce çok heyecanlandım. Üst kattaki Köpük Cafe de okumaya başladım hemen. Ağlaya ağlaya okudum. Elbette elimden bırakmak çok zordu. 
Aşağıya birkaç alıntı ekleyeyim fikir verebilir. O güzelim şiirler nasıl yazılmış şimdi daha iyi oturdu. Ve emin olun Ahmed arif'i şimdi başka türlü seviyorum.
 "Sabah gözlerimi sana açarım.
Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade başdönmesini bulurum.
Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmezki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini..."
(Tanıtım Bülteninden)
Bunlar da benim çizdiklerim ;
'Hiç sevmem böyle olmayı. Yoksun, garipsi, yenik. Bugünler böyleyim ama. Bir ölçüsüzlük ya da idrak bulanıklığı bu. Senin oradan göçün bir yeni ayrılıkmış gibi koyuyor bana. Oysa ha orada, ha daha ötelerde olmuşun. Bunun bir ayrı niteliği olmamalı, ayrılık ayrılıktır işte. Gel gör ki değil öyle. Koyuyor, eziyor, bir hal ediyor. Ben bunu, seninle günbegün daha bir dolmak, daha bir senden olmakla çözümlüyorum. Kendimi her dinleyişimde seni içimde bulmakla.' (sayfa 58)

'Beni hiç kırmadın umut, yaşama sebebi, zulme dayatma yetkisi oldun bana. SENSİZ EDEMEM. Bunu bir eksiklik sayanlar olabilir. Takmam kimseyi. Sensiz edemiyorsam bu bana ancak yücelik, hassasiyet verir.(sayfa 59) 
'Kişi, kabiliyetine ve hassasiyet duygusuna göre acı çeker, sevinç duyar.'  (Sayfa 72)
  
Okurken hissettiklerimse tarifsiz. Bazen kızdım bazen üzüldüm. Facebook da konuşurken de şöyle hissettirdiyor dedim; Ahmed Arif omzumda ağlıyor ama ona diyecek bir şey bulamıyormuşum gibi. Mektup merakı olanlara özellikle önereceğim. 

Barış Bıçakçı'nın da kitaplarını aldım ve  Herkes Herkesle Dostmuş Gibi'yi okudum. Kitabın genelini eklemek lazım etkilendiğim yerlere değineyim dersem.
Sanki yürüyorsunuz onunla birlikte ve yol boyu tanık olduğunuz insanlara dair yığınla öykü biriktiriyor ve onu da sırtlayıp yeni birine devrediyorsunuz. Tuhaf bir birikme duygusu yormayan. Her cümlede kendinize dair yerler edinebildiğiniz bir çok öykü.
Birkaç cümle alıntılayayım. Ama kesinlikle önereceğim bunu da;

'Tuhaf bir oyun oynuyor sanki insanlar. Birinin öyküsü sürüp giderken, bir hayat devam ederken, yanından geçen, oralarda bir yerde gezen bir başkasına, 'öteki'hayatlara ilişiyor gözümüz, gönlümüz.'
'Hayat ne tuhaf! Bazı çatlakların içine insan davranışları sızıyor ve orada birikiyor. Sonra da kötü kokular yükseliyor hayatın çatlak yerlerinden, zayıf yerlerinden' (Sayfa 47)
"Evde otururkenn aklım hep telefonda oluyor: Çalarsa elim ıslak, açmaya giderken sehpaya çarpmayayım, banyodayken ya duyamazsam, diye düşünüp duruyorum. Sonra telefon çaldığında, öyle çok beklemiş oluyorum ki çalmasını, öyle çok düşünmüş oluyorum ki, hiç aşina gelmiyor o ses bana. Bir süre anlamaya çalışıyorum olan biteni. Sağa sola bakıyorum. Aaaa, diyorum, bir sesmiş bu! Telefon çalıyor. Kalkıp açıyorum. Ellerim kuru, sehpaya da çarpmıyorum. Arayan büyük oğlum. Torunumun sınavı kazandığını söylüyor. Seviniyorum muhakkak. Ama beklediğim bu değil ve neyi beklediğimi vallahi ben de bilmiyorum." (...)
... kötü birisi olması için insanın hep kendinde olması gerekiyor...

İşte böyle. Şimdi heyecanla akşamı beklemekteyim. Hemen diğer kitaplara geçeceğim bazen uzun süre okuyamıyorum. Neyse tembelliği sanırım attım üzerimden ve battaniyeli, çaylı güzel akşamlar beni bekliyor.

13.03.2013

Geçen Günler:)

”Sen trendesin şimdi. Ben de oturuyorum burada. Saat 12’ye geliyor. Gecenin bu saatlerinde insanlar kısıyorlar seslerini. Sessizlik bürüyor ortalığı. Ben de daha iyi duyuyorum dinlediğim müziği. Daha çok yitiriyorum tüm düşüncelerimi. Olmayan düşüncelerimi. Uyuyabilmem için hiçbir neden yok. Sabah 8’de kalkmış olmam, o ilgisiz büro,ev,ben,beni yoramıyor artık. Uyanmam için de hiçbir neden yok.
Bu kelimeleri alt alta, yan yana dizmem için de. Bir gece. Diğerleri gibi. bir ben. Diğer benler gibi. Bugün eski ben’lerimden biri olduğumu duydum. Karşılıklı gülsek.
Gülebilir miyiz dersin?
Gülebilir misin?
Bu gece okuyacak bir şey bulamıyorum. Bugün senin Bozgun’u okumaya çalıştım. Üç kelime okuyabildim. Elim,elimden çıkan kelimeler,benden uzaklaşıyor. Bu satırlar ben değil artık. Kafamdan geçenleri yazamam.Bir şey geçmiyor çünkü.
Geçenlerde düşümde yüksek bir yapının camının altında , bir parmak kadar dar bir yere abanıp kalmıştım. İçeriye girsem,girmeye yeltensem ,camdan odaya bir adımımı atsam, düşüp ölecektim. Ama o cam kenarına yapışıp, boşluğun üstünde kendimi tutacak gücüm kalmamıştı. Nasıl olsa çözülecekti ellerim. Ve ben düşecektim boşluğa.
Yarın bütün gün trende gidecek olan sen misin ?Nereye? Niçin?
Yarın bütün gün büroda oturacak olan ben miyim? Neden ?Niçin ? Hiç bir yerde olmak istemiyorum ki. Belki de ben bugün ilk defa her şeyin sonundayım. Gene bir yığın günler geçip gidecek ve ben kendime,işte bugün ilk defa her şeyin sonundayım mı diyeceğim? Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. 
Tezer Özlü ile ilgili ne diyebilirim ki? 1995'de girdi hayatıma, sessizce durup bekler gibi. Eski ama en hatırlı dost gibi. Sanırım her kadın biraz kendini bulur onda. Bu mektupları önceden okumuş olmayı çok isterdim. Kitaplarından önce kitap çıkarken yaşadıklarına yakından tanık olmak için. Ferit Edgü ne çok uğraşıyor her şeyin kusursuz olması için ama Tezer Özlü'nün yaptığı düzeltmeler yetişmiyor baskıdan önce. 
Mektuplar hastalığını, evliliğini sonlandırmak üzereyken yaşadıklarını, yeniden evlenmesini kısacası özele dair çok şeyi içeriyor. Dün akşam Tezer Özlü içindi. Kitap111 sayfa hemen bitecektir. 
'Severek mektup yazılan bir insanın bile olması ne büyük bir olay, söylenen her sözcüğün anlaşılmaktan öte, yaşadığını dahası sözcüklere bile gerek olmadan yaşandığını bilmek güç gibi yalınç bir olgu değil, varolmak gibi bir şey'
Bir mektubuna da Ferit Edgü'den bir alıntıyla şöyle başlıyor;
'Bir tek sözcükle, gökyüzü korkunçtu.
Ve onunla birlikte her şey'
Sana ne yazabilirim ki?
Ben kendim için yazmak istiyorum
olmuyor.

Bu haftanın diğer bir kitabı da Nurdan Beşergil'i İyi Geceler Öpücüğü ile sevmiş olmamdan kaynaklı Mecburi İstikamet'ti. hikayenin kahramanı ise günümüz Tutunamayanı Fatih. Çok akıcı ve zaman zaman fazlasıyla kendini sorgular bir anlatım var. Bu kitap da altını çizip çok beğendiğim parağraflar vardı ama kitap evde ben işte:)
Alıntıyla anlatayım;
'Fatih, üniversiteyi ve askerliğini bitirmiş ama çalışmaya isteksiz bir adam. Aslında hayat oyununa girmekte isteksiz. Ne yapacağına karar veremiyor bir türlü ama ne yapacağına asla karar veremeyeceğini içten içe biliyor;

“Sevgililerimle evlenmek istemiyordum, memuriyet sınavlarına girmek istemiyordum, bankalara iş başvurusunda bulunmak istemiyordum. Ne istediğini bilenlerin de çok iyi bildiği gibi, ne istemediğini bilmek, ne istediğini bilmek otobanında geri geri gitmekle aynı anlama geliyordu.”

İşte bu sıralarda biraz arkadaşı Mete, biraz da fiziksel özellikleri sayesinde tuhaf bir iş bulacaktır Fatih; bir tür konu mankenliği… Turistik/kültürel bir proje için Topkapı sarayında padişah rolü oynama işini aldığında, sırf kanca burnu ve hafif kambur duruşu sayesinde elde ettiği bu rolle şansının döndüğünü düşünmeyecek kadar akıllı. Zaten şansı dönmüşse bile o fırsatları değerlendirecek beceriden yoksun. En kötüsü de bütün bunların farkında olması;

“Burcum kariyere düşkün olduğumu söylüyordu; “yükselmek” için yaratıldığımı, işimdeki başarı söz konusuyken engel tanımadığımı… Oysa zar zor bulduğum bu işte, pardon, düzeltmeliyim, inatla gelip beni bulan bu işte yükselmem olanaksızdı. Belki sıkıntım bundandır, diyordum bazen; yükselemeyecek olma sıkıntısı. Zamanında koskoca bir imparatorluğun merkezi olmuş bir sarayda, birileri bir şeylerin böyle olmasını uygun gördüler diye padişah kılığında dolaşan biri nereye yükselebilirdi? Kariyerim, en tepeden başladığım için hemen buracıkta sona eriyordu ama doğum zamanım bana sürekli yükselmemi tembihliyordu. Burcuma rağmen huzurlu bir yaşam sürmenin bir yolu olabilir miydi, yoksa baştan mı yaratılmam gerekiyordu?”

Zorlukla tamamladığı saraydaki mesaini çekilir kılan yegane şey, güvenlik görevlisi Sema. Ne var ki Fatih bu güzel genç kadınla ilişki kurmakta da beceriksiz. Aslında düştüğü çaresiz durum, kadınlar karşısındaki beceriksizliğinin Sema özelinde tekrarlanmasından başka bir şey değil. Sema’nın ilgisini çekebilmek için arkadaşı Mete kozunu oynayacaktır Fatih. Magazin medyasının göz bebeği yakışıklı fotomodel Mete, elbette Sema’nın ilgisini çeker. Hep birlikte kutlamasına gittikleri Mete’nin yeni evini kutlama partisinde Fatih hariç herkes eğlenmiştir. Ancak ertesi gün Mete’nin cesedi ile karşılaştıklarında işler karışır. Bir yandan en yakın arkadaşını kaybetmiş olmanın üzüntüsü, diğer yanda cinayeti kimin ve neden işlediği sorusu arasında sıkışan Fatih, olayı çözdüğünde bir kez daha yıkılacaktır; “ Olayların ve insanların bana karşı bu derece umursamaz olması ne kadar… ne kadar… çirkindi.”
Kitap 176 sayfa ben beğendim. Beğeneceğinizi düşünüyorum.

Gelelim kendim hakkında ciddi sorgulamalara neden olan Albert Camus'a Yabancı'yı 2. defa okumuş ve bu tekrar okuma esnasında görmediğim detayları görürken nasıl bir anlatım ki örtüye benzeyebiliyor kelimeler, cümleler dememe neden olan adama. Yabancıyı'da neredeyse satır satır çalışarak okumuştum. Şimdi de Düşüş kelimenin tam anlamıyla sersemletti beni. Yine kitap evde (yatağımın baş ucunda) çizdiğim yerlere ulaşamıyorum. Ara verirsem heyecanıma haksızlık etmiş olabilirmişim hissinden yazıyorum 
'Camus’ un Düşüş adlı romanı her ne kadar iki kişi arasında geçse de bize bir monolog tarzında yansır. Kahramanımız Jean Baptiste Clamence, zamanında Paris’ te yaşayan, herkesce takdir gören çok başarılı bir avukattır. Fakat kitabın girişinde biz onu Amsterdam’ da denizcilerin takıldığı Mexico City adlı üçüncü sınıf  bir barda görürüz. Paris’ i dahası elde etmiş ettiği pek çok şeyi bırakıp, Amsterdam’a yerleşmiştir. Kendisine de “cezalı avukat” der. Ve tüm gününü bu bardaki insanlarla konuşarak geçirir.
            
Clemence’ in Hayatını Değiştiren, bir intihar olayına tanıklık etmesi ama hiçbir şekilde yardımcı olmak için harekette bulunmaması olmuştur.İşte, Camus’ un “saçma” kavramını en çok yakıştırdığı “ölüm” anı ile kahramanımızın “düşüşü” başlar. Aslında o anda olayı fazla önemsemez, Ama sonrasında bu anı üzerinden kendisini sorgulamaya başlayacaktır. Çünkü o bu can alıcı noktadaki kayıtsızlığı ile kendisini insani yanının dışına çıktığını hissetmiştir.  Yardımcı olmamıştır, çünkü çıkarlarına ters düşmüştür, yapılacak işleri vardır...

Clamence’ in yaşama biçimi, ahlak kuralarının ardına sığınarak kişisel çıkarlarını doyurmasından başka birşey değildir. Bunu kendisini yargılamaya başladıktan sonra mı görmüştür yoksa aslında iki yüzlülüğünün farkında bir hayat mı sürmektedir: Bu sorularımızın yanıtları öz eleştirisini yaptığı sırada anlattığı olaylarda gizlidir.

Clamence, avukatlığı süresince haksızlığa uğradığını düşündüğünü insanların haklarını başarı ile savunmuştur hatta maddi durumu iyi olmayanlara ücretsiz hizmet vermiştir. Sokakta herhangi bir konuda kendisinden yardım isteyenlere yardımcı olmuş,  arabasıyla kimi zor durumda olan insanları gidecekleri yere bırakmış, metroda yaşlılara yer vermiş... kısacası toplumunda hoş görülecek ve insanları memnun edecek pek çok erdemli davranışta bulunmuştur.Devamı burada (tık)
Eklem ağrılarım nedeniyle uyuyamadığım için zevke dönüştü akşamlar, geceler:) Sebep yağmurlar mı bilemedim.Önümüzdeki hafta bileklerimdeki sorun nedeniyle doktora gideceğim. Aslında dündü randevum ama olmadı iş nedeniyle. MR isteyebliriz dediği için kaçabilme ihtimalim var. Fiziksel işlemlerde sorun yok hepsine dayanırım ama MR dediklerinde film kopuyor bende. Umarım gerek kalmaz. Sağ el bileğimi kullanamıyorum neredeyse. Masanın üzerine koyup yazmakta sorun yok ağır işler ve temizlik yapamıyorum. İşte böyle halimiz. Oğluş iyi okul iyi pazar günleri de ingilizce kursu var. Onun çıkmasını beklerken okumak için vakit bulabiliyorum o da güzel tabi:) Bu arada patronumuz yüksek lisans yapıyor ama ödevlerini ve araştırmalarını ben yapıyorum. Son 1 haftada Pazarlama ile ilgili 100 sayfanın üzerinde 3 makale:) Onlarca sayfa sunum ve Nestlé ile ilgili her türden finansal veriler, kuruluş vb. kapsayan makale ve araştırma okumuş bulunmaktayım. Okuma açısından oldukça yoğun bir hafta geçirdim. 2 adet proje ödevi daha kaldı bitirmem gereken:) 
Sağlıklı olun, mutlu olun kutlu olun kaçtım ben...
 

 

18.01.2013

Mektup tutkumu bilmeyen kalmadı sanırım. Aşağıdaki mektup  John Steinbeck'in yatılı okuldayken bir kıza aşık olduğunu yazan oğlu Thom'a yazdığı mektup; Birkaç faklı yazarın mektupları için buraya bakabilirsiniz. 
Hafta sonunuz güzel geçsin.

Bu arada Metin Kemal Kahraman 2013 albümü çıkarttıı müjde:)



Sevgili Thom,
 
Mektubunu bu sabah aldık. Ben şimdi kendi görüşlerimi yazacağım sonra annen de kendininkileri.
Öncelikle- eğer aşıksan- bu güzel bir şey, hatta bir insanın başına gelebilecek en güzel şey. Kimsenin bunu küçümsemesine ya da hafife almasına izin verme.

Aşkın da çeşitleri vardır. Kimisi bencil, doyumsuz, eogist bir aşıktır, aşkı yalnızca kendini yüceltmek için kullanır. Bu çeşit, çirkin ve sakat bir aşk çeşididir. Diğerinde ise, içindeki tüm güzellik dışına taşar- şefkat, nezaket, saygı... O kişinin kendine has ve değerli olduğunu kabul edersin. İlk aşk çeşidi seni hasta eder ve kendini küçük ve değersiz hissetmene sebep olur. Ancak ikincisi içindeki gücü ortaya çıkarır ve seni cesur kılar, şu ana dek sahip olduğunu bile düşünmediğin bir bilgelik sunar sana.

Bunun çocuksu bir aşk olmadığını söylüyorsun. Eğer bu kadar derin hisler besliyorsan, elbette çocukluk aşkı değildir bu.

Ancak tabi bana ne hissettiğini danışacağını sanmıyorum. Sen herkesten daha iyi bilirsin. Ben sana ancak şu konuda yardımcı olabilirim: ne yapman gerektiği.

Aşk için çok memnun ve minnettar olmalısın. Eğer birini seviyorsan- hayır demende de hiçbir sakınca yok tabi ki- şunu hatırlamalısın ki bazı insanlar çok utangaç olabilirler. Kızlar, erkeklerin ne hissetiğini kolayca anlayabilirler, ancak bunu duymak da isterler. 

Bazen de hislerine karşılık alamayabilirsin- ancak bu, o hisleri daha az değerli ve güzel yapmaz.
Son olarak, neler hissettiğini biliyorum çünkü zamanında aynılarını ben de yaşadım ve senin de bu duyguyu tatmandan ötürü çok mutluyum.

Susan'la tanışmaktan memnuniyet duyarız. Dilediği zaman bizi ziyarete gelebilir. 
Kaybetmekten korkma. Eğer doğruysa, gerçekleşir. Önemli olan şey acele etmemektir.Güzel olan hiçbir şey elden gitmez.
Sevgilerimle,
Baban..... Diğer müzik için tık

6.03.2012

Rosa'nın Mektupları

'Tanrı şahidim olsun, başka hiçbir çift böyle bir görev üstlenmemiştir:birbirlerinden birer insan yaratmak'

Aslında uzun zaman oldu. Sözünü ettim (burada) sonra da aldım kitabı. Gece bitmişse belki de o an bahsetmeli. İnsanın içinde eskiyince cümleler demek istediklerini diyemiyormuş gibi oluyor. Mektup benim için her zaman başka bir yerde. Bu defa garip bir şekilde yazan değil de yazdıranı (aslında o da yazan) merak ettim. Tabi yazan Rosa Luxemburg olunca sadece mektuplarıyla değil başka yönleri ile de değerlendirmiş olmak ya da siyasi kişiliği ile özel yaşantısını aynı anda birleştirmek çok hoş. Vakit bulamadım bitirdiğim an aktarmak isterdim. Ne çok mektubun kenarına işaretler yaptım ve ne çok satırın altını çizdim yine.
Rosa Luxemburg, Leo Jogiches aşkı var bu mektuplarda. Belki de aşktan çok bir kadının inandığı şeyler uğruna verdiği mücadele içerisinde ayakta tutmaya çalıştığı, şekil verdiği bir adam. Bazı mektuplarda acımasızca kullanıyor kelimeleri ve 'Senin R.' diye bitiriveriyor. Rosa Luxemburg benim için çok eskidir. Belki sadece bu satırları yeni. Gücüne, iradesine hayranlık duyduğum kadınlardan. Aşkta (en azından mektuplarda) inanılmaz keskin görünüyor. Bazen bir kadının duygusallığı bazen cinsiyetsiz sadece bir militan. Bazen kızarak okudum diyebilirim.  
17 yaşındayken 'Benim idealim, kişinin herkesi vicdanı rahatsız olmadan sevebileceği bir toplum düzeni. Bu idealin peşinden koşarken, bu ideali savunurken, belki nefret etmeyi bile öğrenebilirim' diye yazmış.
Leo Jogiches ile aşklarında garip bir uyumsuzluk var. En azından kanıt bu mektuplarsa bu çok net görünüyor diyebilirim.
Bir yerde 'Onun mutlu ya da mutsuz oluşunun sorumluluğunu taşımak istemiyor, ama onu salıp koyvermek de istemiyordu. Luxemburg mutsuzsa Jogiches suçlu hissediyordu kendini; Luxemburg mutluysa aldatılmış' diye belirtilmiş.
Bazı mektuplarından altını çizdiğim yerleri (elbette birkaç tane) not edeyim. Eminim seveceksiniz.

'İşte yine başladık! Ne dersin! Ayrılmadan önce bana bütün söylediklerine rağmen, o eski türküyü çağırmadan edemiyorum. Kişisel mutluluktan dem vuruyorum yine. Evet lanet olası bir özlem duyuyorum mutluluğa ve kendi payıma düşen gündelik tayını koparabilmek için bir eşek inadıyla direneceğim. Ama bazen bu direnci de yitriyorum. Duyduğum istek mutluluğun cam gibi berrak, daha doğrusu, mezar gibi karanlık olanaksızlığı karşısında yok olup gidiyor. Sevinçsiz mutluluk olmaz, ya da belki, bizim yaşamımız, yani ilişkimiz sevinçten yoksun, kasvetli. Yaşamın kişiye bir daha bırakmamacasına el koyabileceğini anlamaya başladım, anlaşılan şimdi benim biricik görevim, seçimleri düşünmek, sonra da seçimlerden sonra olacakları. Kendimi menopoz belirtileriyle uğraşan kırkında bir kadın gibi görmeye başladım. Oysa ikimizin yaşını toplasan altmış etmez.'

'Kendim hakkında yazacağım pek bir şey yok aslında. Daha önce yazdıklarımı tekrarlamak isterdim ama sen yine yanlış anlarsın, üzülürsün. 'İçim buz gibi ve sakin' kişisel sana ilişkin olduğunu sanmışsın, oysa ben kendi halimden yakınıyordum hala da sürüyor. Öldürücü bir duyarsızlık bu, bir otomat gibi davranıyor ve düşünüyorum, hareketleri yapan ben değilmişim, bir başkasıymış gibi. nedir bu? anlat bana. Neyin eksik diye soruyorsun. YAŞAM, eksik olan bu işte! İçimde bir şeyler öldü gibi. Korku acı, yalnızlık duymuyorum. Bir cesetim ben'

'kendimi tutamadım ve ağladım. Çok şükür, gören olmadı (bunu okurken nasıl huzursuz olduğunu görür gibiyim) Kendim hakkında yazışım bencilliğimden değil, yalnızca yazdığın o basit sözcükleri (artık kimsem kalmadı) anladığımı göstermeye çalışıyorum'

Bir mektubunda ise;
' Ruhum kan ağlıyor ve senden nefret ediyorum. Seni öldürebilirim' diyor.
Daha fazla aktarmayayım. Bazı mektuplarda Clara Zetkin'den de söz ediyor. O kadar isterdim ki Jogiches'in de Rosa'ya yazdıklarını okumayı.
Sevgiliye Mektuplar
Agora Kitaplığı
223 sayfa.

ve müzik

11.11.2011

Mektup ve Bu Kez Rosa Luxemburg

Yine bir kadın ve mektuplarından. Hayran olduğum diğer kadın Rosa. Çok kısa bir süre sonra mektuplarını bizzat kendim yazarak yayınlayacağım.
“1890’da Zürih’te karşılaştıklarında Jocighes 23, Luxemburg 20 yaşındaydı. Çok güzel değildi, ama kadınlığıyla, gücüyle, aklıyla erkekleri kendisine hayran bırakan bir kişilikti Luxemburg. Orantısız denecek kadar geniş gövdesi, kısacık çocuksu bacakları görünümünü bozuyorsa da, kendi kendisiyle alay etme yeteneği sevimliliğini bir kat daha arttırıyordu. Gür, parlak kahverengi saçların altında pırıl pırıl parlayan kara gözleri ve tutkulu mizacıyla kadın-erkek tanıştığı herkesi kendine bağlıyordu. Jocighes’i görür görmez âşık oldu. İçin için yanan hayal gücü ve kendini beğenmiş hâliyle bir Dostoyevski kahramanına benziyordu Jocighes. Zaman, bu ilk izlenimi yıpratmadı. Yaşamı boyunca Jocighes, Luxemburg’a kafaca meydan okuyan ve cinsellik yönünden onu avucunun içinde tutabilen tek erkek olarak kaldı. Jocighes onda hem kafaca hem de bedence aç bir kadın buldu. Her ikisine de cevap verebilmek hoşuna gitti, bir egemenlik duygusu tattırdı Jocighes’e.”
Luxemburg (Jocighes’e sevimli oğlan çocukları için kullanılan “dyodyo” kelimesiyle hitap ediyor.

“Dyodyo! Hiç bitmeyecek mi bütün bunlar? Sabrım tükenmeye başladı; işlerden değil, senin yüzünden! Neden buraya gelmedin ki! O tatlı dudaklarından bir öpebilseydim, bütün bu işler vız gelirdi bana. Bebeğim, bugün, Warskilerde bildiriyi tartışırken, tam orta yerinde, öyle bir ezildi ki ruhum, seni öylesine özledim ki, az kalsın çığlık çığlığa bağıracaktım. Korkarım o dostumuz şeytan - hani o Cenevre'deki, Bern'deki - bu gecelerden birinde yine kanıma girecek ve beni doğruca Doğu Garı'na, Dyodyo'ya, benim Dyodyo'ma, Çuçya'ma, benim biricik dünyama, beni kendi hayatıma geri gönderiverecek!
”Oyalanmak için, sana geldiğimi düşlüyorum, Warskilerle vedalaşıyorum; düdük sesi, tren hareket ediyor ve yoldayım! Tanrım, sanki bu Alp dağlarını bizi birbirimizden ayırmak için aramıza dikmişler! Dyodyo, tren Zürih garına girdiğinde, sen beni bekliyorsun. Kendimi güç bela trenden aşağı atıp, kalabalığın arasında beni beklediğin giriş kapısına koşuyorum. Ama sen orada öylece durmalısın, bana koşma, ben sana koşacağım!
“Hemen oracıkta öpüşmeyeceğiz ya da başka bir şey yapmayacağız, o zaman her şey bozulur, konuşmayacağız da. Hızlı hızlı eve yürüyeceğiz, arada bakışarak, nasıl bakışırız bilirsin, bir de gülümseyerek. Evde kanepeye oturup kucaklaşacağız ve ben hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayacağım, şimdi yaptığım gibi.”
“Mektubunun en çok neresini sevdim, biliyor musun? İkimizin de kişisel yaşamımızı örgütleyebilecek kadar genç ve yetenekli olduğumuzu söylediğin yeri. Ah, Dyodyo, altınım, bir de verdiğin sözleri tutabilsen! … İkimize ait küçücük bir kat, güzel eşyalarımız, kütüphanemiz, sakin ve düzenli bir çalışma biçimi, birlikte yürüyüşler, arada bir opera, arada yemeğe çağırabileceğimiz küçük, çok küçük bir dost çevresi, her yıl köylerde yaz tatili, bir ay, hiç çalışmadan! … Ve belki de küçük, küçücük bir bebek? Bunlara hiç izin verilmeyecek mi? Hiç mi? Dyodyo, biliyor musun, Tiergarten’de yürürken birdenbire aklıma ne geldi. Abartmıyorum! Birdenbire, üç-dört yaşlarında, sarışın, tertemiz giydirilmiş bir çocuk ayaklarıma dolanıverdi. Durmuş bana bakıyor. Al kaçır dedim kendi kendime; al eve götür, senin olsun. Ah, Dyodyo, benim de bir çocuğum olmayacak mı hiç?”