Sayfalar

Ebru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ebru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.03.2019

Söyle.......


Papatya mevsimi geldi değil mi? Belki de geçiyor yine içerilerde hapsolup çalışıyor ve yaşıyorum. Yok yok masamda görmek istemiyorum. Azıcık çeksem dipteki solucanıyla yaşadığı yerde olayım. 'pardon' diye ittirerek toprağa.


19.03.2019

Metro


Uzun zamandır ulaşım aracım metro oldu. Toplu taşımayı sevmeyen biriyim. Daha yolun yarısında mide bulantısı, baş dönmesi yaşar inerdim. Ama metro seviyorum.
Garip bulabilirsiniz belki ama  bir tılsımı var gibi geliyor. O mekanik anons, o anons içine gömülmüş telaş içine çekiyor her defasında. Yerin altında olma fikrinden ürkerken sanki görebileceklerim her defasında yeni bir şekle bürünüyor gibi. 'Neden görmedim' dediklerimi günlere bölüyor. O kadar hızlı ki bir sonraki gün için imleyip, 'yarın unutma bir daha bak' diyorum kendime. Oyuna dönüştü artık. 
Müzik yapan gençlere denk gelmezsem genelde sessizce kitap okuyanların parçası oluyorum. Her şey çok hızlı. Hayatımızın her yerine sinmiş o ayak sürüme hali metroda yok. Pısttt diye açılan kapının arasında kalmaktan korkmak, bir sonraki trenin saatini beklemeyi istememek ya da trenin geliş hızı bilmiyorum hızlanıveriyor yaptıklarınız.

14.04.2015

Biraz Değişiklik


Fotoğraf çekmeyi çok özledim.(Birkaç örnek burada) Kale'nin arka sokaklarındaki çocukları çok özledim. Hayatımın hiç bir döneminde bu derece yılgın hissetmemiştim. Apolitik olmak bana iyi gelmiyor. Politik olmayı ise kaldıramıyorum. Başa sararak girdiğim kısır tartışmalardan yoruldum. 
Bahar (ilk'i de sonu da) her zaman yormuştur. Kendimi rahatlatmanın yöntemlerini tüketmiş gibiyim. sadece temizlik yapıyorum. Hevesle başladığım örgümü bıraktım. Bileğimdeki ağrı örgü zevkinin önüne geçti. (Tendinit) Zaten Zeytin de huzur vermiyordu. Şimdi eski sehpaları renklendirmenin derdine düştüm becerebilirsem. 

İnternette bir şeye bakıyorsam eşim ürkerek 'lütfen bakma, neye baksan almış oluyoruz' der. Bohem tarzda bir dekorasyon stilinden bahsederken gördüm bu berjeri. Ben retro tarz hayranıyım. Her ne kadar yaşam alanıma yansıtamasam da. Masa sandalyeler gitti. Sırada konsol var onu da çıkartabilirsem evden renk düşünüyorum her yere. Cıvıl cıvıl renkler. Üstelik daha 1 yıl olmadı hevesle almıştım masa sandalye ve konsolu. Nasılsa kimse gelmiyor bize gelen de mutfak masasında yesin yemeğini :)   Bir de çerçeveler düşünüyorum bol bol.. Annem 'ölmüş gibi' der bol fotoğraflı duvarların karşısında.
İçerisine adım atmadığım odalardan, bayramdan bayrama açılan salonlardan nefret ederim. evin her alanı kullanılmalı zaten kullanılmayan odaların kokusu bile başka türlü.

Bu yaz evde bol değişiklik az masraf düşünüyorum. Zeytin'e ayırdığımız ve en çok sevdiğim bol ışık bol güneş alan odadaki kitaplıkları salona taşıyıp  o odayı zeytin daha da büyüyene kadar öylece bırakmayı düşünüyorum. En azından elimizi uzatınca alıvereceğimiz bir mesafede olsun kitaplar da.
Bir şeyleri kurgulayıp kafa yormak çok iyi geliyor.

Bu odayı salona taşıyacağım. Zeytin'in çiş balkonu bu odada bir de rafları boşaltıyoruz sürekli kemiriyor çünkü serseri :)

Akşam olsa eski sehpayı zımparalayıp boyamaya hazır hale getireceğim. Heyecanla akşamı bekliyorum.
Sonra durup 'ne yapıyorum ki ben' diye soruyorum. Zevk alacağımız uğraşlara, hobilere saçımıza, kaşımıza vs.vs. zaman ayıramadan yaşayıp gidiyoruz.
Bizim dışımızda herkes evimize olanlar yüzünden çok üzgün. İda'nın mutluluğu birkaç süpürgelikten, koltuk kolundan daha önemli.
Yemek masasını toparlamadan tv karşısına uzandığım gün annemle yaşamadığımı fark etmiştim. Annem hala aynı. Zaten artık bize de gelmiyor. Baktıkça sinirleri bozuluyormuş 'dünya borca girip köpeğe al da bokla' demişiz öyle diyor :)
Çekmece düzenlemek gibi bir işim olmadı hiç annemden yadigardır detaylar görünen alanlardan daha önemlidir bende. Her daim düzenli çekmece ve çamaşır dolaplarım var. Şimdi sevinç duydum iyi mi? Mesela onlar da dağınık olsa pek bi zor gelirdi. Eğer koca da yardımcı olursa biraz olsun düzenleyip eklerim hafta başında salonu.
Benim gibi çimento torbası kadar kilodaysanız mutlaka birine yalvarmanız gerekiyor her hangi bir değişiklikte. Yatak olabilen üçlü koltuk bile her pazar en az iki kişi ile kenara çekip süpürülebiliyor altı.
Saçma sapan yazıma son verirken kafamdan geçen şeylerin hızına yetişemeyen bedenime de ufaktan saydırarak kaçıyorum. İlk foto ve ev benim diğerleri internetten.
Buraya kafamdakileri yazayım ki 'hani ne oldu' baskısı hissedeyim :)

Kapılar için aldırdım az önce ne olmuş çizilmişse adamlar bulmuş işte çözümü....

23.02.2015

Bir Keyifsizlik ki sormayın

'İnsan, ne denli çaba gösterirse göstersin ve kaçınılmazlığına ne denli inanırsa inansın , ayrılığa hiçbir zaman hazırlanamıyor çünkü. Hazırım dediği anda bile içinde ele geçiremediği bir nokta kalıyor sürekli; ayrılığa alıştıramayacağı, sızlanışlarını durduramayacağı bir nokta kalıyor. Acıyı yüklenip çoğaltacak bir nokta...' 
 Nereden başlayacağımı bilmiyorum aslında. Biriyle konuşmazsam delirebilirim dediğiniz anlar vardır ya işte tam da böyle bir haldeyim. Bir yandan da kaçıp saklanmak istiyorum. Böyle zamanlarda saklanmayı hiç bilmiyormuşum der gibi Zeytin'i izliyorum. Facebook hesabımı kapatarak başladı kaçma isteğimin eyleme dönüşmesi. Kimseye bulaşmayayım, kimselere değmeyeyim istiyorum! Ama ama amaa.......
Bir hayat var gümbür gümbür akan. O gümbürtü şelale gibi değil, ya da öyleyse bile su değil de suyun aşındırdığı taşlar gibi olmak belki de payıma düşen. Yorgun, bıkkın, umutsuzum. Her güne bir acı düşüyor ve ben normal hayatla ayrıştırarak yaşayamıyorum. Mesela boğazıma diziliyor lokmalar, mesela uyuyup uyanıp ellerimi kesmişler diye ağlıyorum.

 

Oğluma kırmızı reçeteli ilaç verdiler. O ilacı verdiler diye yan etkisini ben yaşadım.(yaşıyorum) Gözüm hep üzerinde. Dikkat dağınıklığı teşhisinde karar kıldı doktor. Umarım öğretmenler biraz olsun rahatlar. Bu günlerde her şeyi 'öylesine' yapıp geçiyorum. Detaylarda boğulan birisi için garip bir durum. Halının altına tozu süpürmek gibi. Bakarsan çok temiz de dokunursan kokacak....

Biz geç kalmış olabiliriz filmi izlemekte. İda'ya faydalı olabilir diye bu cumartesi filmimiz 'Her Çocuk Özeldir' oldu.  İda'nın Eğitim sistemine getirilen eleştiriden ziyade başka bir şeyi anlamasını istiyorduk. Filmle ilgili eleştirileri okudum. Hint Filmlerine  öncelik veren biri değilimdir ama ben beğendim.
Özellikle de Aamir Khan'ı.
6 sınıfa giden ve bu 6 yılı dolu dolu problemle geçiren bir anne olarak kimi sahnelerde çok ağladım. Eşimle birbirimize söylediğimiz şey 'aslında mümkün olsa ve hiç okula göndermesek' böyle düşünüyor ve söylüyoruz.
40 yaş bu olsa gerek. Hiç böyle karamsar olmamıştım. Ard arda yaşanan gencecik yavruların ölümü var olan umudumu da aldı gitti.
Böyle işte.................
Eve gidip Zeytinle oynasak....
 'Uyuyana kar yağar' anne sözünü bir yerlere kazımış çocuk köpeğini de sarmalar :)


Ev işlerinden ütüyü sevemedim gitti. Yaptığım ütüden çok onunla oynuyorum her girişimde.
 Sağlıklı ve mutlu yaşa kara kızım...

27.01.2015

Şarkılı Meydan Okuma 2


Bizim koca ile beraberliğimizde Edip Cansever ve Blanca çok mühimdir. Ben ona Yüksel Caddesi'nde evindeki kitaplardan birkaçını satarken rastlamıştım. (parasızlıktan) Ertesi gün Teyzem tanıştırdı meğer arkadaşlarmış. Ben ondan Edip Cansever kitabı istedim o bana 'Ülke ve Özgürlük' filmini anlattı. Oradaki bir karaktere benzediğimi söyledi. 



Bol üşümeli, yorgun halimle benziyor muyum acaba :)
Sonrası günlerce şiir sohbeti ve filmi izlemem. Galiba koca yaşlılığımı öngörmüş bence filmdeki halinden daha çok aşağıdaki haline benziyorum. Onun kadar güzel değilim tabi :)
Son zamanlarda diyeceklerimi biraz dolaylı mı anlatıyorum nedir? Aslında tamamen çağrışımlardan kaynaklı. Zihnin Arka Sokakları'nın meydan okuması neden oldu. Bugün soru; 'çıktığında radyonun sesini açtığınız şarkı hangisi?' Genellikle cd var ve sıralarını ezberleyecek kadar uzun süre dinliyorum.  Filmin bir sahnesinde Enternasyonal Marşı'nı söylüyorlardı çokk uzun zaman o haliyle dinledik.  İda da çok sever. Ama İda için Ederlezi çok başka oldu hep. Ederlezi dinlerken onu gizlice çektiğim video var akşam bulmayı deneyeceğim. Bir yerinde kendinden geçiyor. Evde en çok Ederlezi de ses yükselir.
Yıllardır hangi cd yaparsak yapalım çerisinde hep yer alan ve sesi sonuna dek açtığım şarkı aşağıdaki şarkıdır :)

Bir de usul usul giderken başlatıp müzikle hızlandığım şarkılarım var Feridun Düzağaç Tek Başına
Yasemin Göksu 'nun birkaç parçası. Benim cd'lerimden birini bulan sanırım dinlemez. Türkü ardından Metallica olabiliyor çünkü.  Metin - Kemal Kahraman Eskicisi ile ağlayarak yol alabilirim  Genellikle otoban kullandığım için rahatım:) Günün saatine göre değişiyor öne aldığım şarkı veya türkü ama hele hele arabada müzik olmazsa olmaz.
Bu şarkı göz kapamayı gerektiriyor benim için özellikle bazı yerleri o nedenle evde dinlemek lazım.
Bir de bu şarkı var ki yarın akşam canlı canlı dinleyebileceğim için ayrıca mest olmuş vaziyetteyim daha dinlemeden üstelik.
Cem Adrian'ı unuttum. Koca sevmiyor o olmadığı zamanlarda patlatıyorum. 


Evlen, askere git, çocuk doğur, kenara para at, büyüklerini ara! Ya da gel, kaçalım?


Bu başlık Fermina Daza ve Mirage için. Bir de kaçıp gitme planını bir kenarda ufak ufak tasarlayanlar için. Benim İngilizce this is a book düzeyinden biraz hallice olduğundan aşağıdaki video size eminim çok daha iyi gelecektir.


Benim için zaman geri sayım aşamasına geldi şairlerin belirlediği yaş baz alınıyorsa. Eğer bu koşulları sizden önce sağlamış olursam bilin ki kapımız evimiz, yaşamımız açık olacak. Kendisine 'Kaçalım mı? Sesin ve ışığın şehirdeki yorucu yapaylığından uzakta bir yerlere…?' diye soran bir çift var bu linkte (TIK) Bizim oğlan bizden önce hazır. Biz onu bırakıp gideriz diyorduk ama sanırım yola bizden önce düşmek isteyecek.
Bir başka linkte ise Fransız fotoğrafçı Antoine Bruy adında bir fotoğrafçı rotasız bir gezide kaçıp gidebilenlerle tanışıyor ve fotoğraflıyor. (TIK) 
'Yıllar yılı sevmediğimiz bir işe gidip gelirken; istemediğimiz okullarda okuyup, “evlen”, “askere git”, “çocuk doğur”, “kenara para at”, “büyüklerini ara” gibi her türlü toplumsal zorunluluğa boyun eğerken bazılarımız bir kaçış hayalini kuramayacak kadar şanssız, belki de yorgun. Bu hayali kurabilenler, kaçmak isteyenler için ise hayat daha zor. Bitmeyen bir arada kalmışlık hali… Halbuki insan olmanın en saf haline dönmeyi istemek kadar doğalı var mı?'
Devam edince de ormanda yaşamayı seçenleri derlediği çalışmasına ulaşıyorsunuz. (TIK) 
Dün akşam üzeri binanın gazını kesmişler. Sepep gaz parasının yatırılmaması. İda'yı anneme bıraktık.  Annem bizim de kalmamız yönünde ısrar etti ama 'zeytin gün boyu yalnız acil eve gitmeliyiz' dedğimizde yine çıldırdı. 'Bir de zeytin çıkardılar' dedi kızdı. Küçük bir elektrik sobasını zeytin üşümesin diye yatağının yanında çalıştırdık acil toplantıya çağrıldı eşim binadan ve gitti. Geç saate kadar da dönmedi. Döndüğünde söylediği ilk şey 'gidelim buralardan' 'gidelim' dedim. Para ödemeyen daireler zaten ısınmaya devam ettiğinden çok da umursamıyormuş. 
Kendinden başka kimseyi düşünmemeyi bizlere dayatan ne bilmiyorum? Yaşam koşulları, kapitalizm, genler? Acaba ağırlıklı hangisi. Ama gittikçe artan bencillik, merhametsizlik, umarsızlık cidden can sıkıcı. Sen aksini öğretiyorsun sokak bambaşka bir gerçek dayatıyor çocuğuna. Sonrası mutsuz bireyler. 
Dertlendim yine, ben şimdi demli bir çayla kendime geleyim. Bir de şarkı olsun.......


26.01.2015

Şarkılı Meydan Okuma


Ölümün farkında mıyız?
Soru biraz sonra ekleyeceğim kitap tanıtımına ait ama hayatıma dair iyi sorulardan biri. 
Ankara'yı bilenler tarif edeceğim yeri hemen bilecektir. Anafartalar Çarşısı'nın arka tarafında dolmuş durakları vardır postanenin orada. Hah tam o durakta bir araç çarpması sonucu öldüğümü görmüşlüğüm vardır epeyce. Üstelik orası ne hızlı araç sürülebilecek bir yer ne de benim yolumun düşeceği bir yer. Eşime tarif ettim 'ben orada öleceğim, ya da öldüm' iyi afferim' dedi alaycı gülüşüyle. 

Zihnin Arka Sokakları bir meydan okuma ile ürpertince (en azından ilk soru) dur ben de katılayım dedim canım çekti. Burada sorular (TIK) Müzik konusunda işyerinden kaynaklı bir zorlama içerisinde olsam da (merkezi yayın nedeniyle) kaçamak kaçamak kendi kendime dinlerim müziğimi. Her gün soruları yanıtlayabileceğimi sanmasam da cenazemde hep müzik düşünmüşümdür.

Babamın ölümüne dair hiç bir şey hatırlamıyorum. Sadece ılık bir sıvının belimden aşağıya doğru aktığını biliyorum. O nedenle kendi cenaze törenimin kayıt yapılmasını isterdim. Birileri hatırlamak isterse kayıtlardan ulaşabilsin. (Oğlum veya torunlarım )

Bir de sadece isim yazan taş. Yerden hiç bir yükseltisi olmayan bir mezar. O kadar. Ama şu şarkıyı çalsınlar istiyorum. Ha sözleri uygundur değildir anlamam. Nasılsa kederli ailem de anlamaz...
Ama miting aracından çalınacak.

Kitaba şu linkten ulaşabilirsiniz. (TIK)
"Şu an hissettiklerimin ne olduğunu biliyorum. 
Acizliğin ne olduğunu, korkunun ne olduğunu biliyorum.
Bu, kaybedilmiş olan için duyulan bir korku değil. 
Kaybedilen duvardaki yerini aldı bile. 
Kaybedilen çoktan kilitli kapıların ardında. 
Korku hâlâ kaybedilecek olan için.
Orada kaybedilecek hiçbir şey göremiyor olabilirsiniz. 
Ama işte, Quintana'nın ömrünün tek bir günü yok ki, gözümün önüne gelmesin."




veya Partisan
'Özgürlük yakında gelecek, '  diye mırıldanır mıyım acaba ?

24.01.2015

Köy'e Dair Hayalin Çalışma Anında Depreşmesi


Belki tanık olmuşsunuzdur burada birkaç defa yazmıştım.Gitmek! Of şimdi gitmek dedim aklıma 'Gitmek fiilinin altını çift çizgiyle en güzel trenler çizer'* sözü geldi  sonra bulayım hangi kitaptaydı. Ben hiç bir şeyi hafızadan silip bir kenara koyamayanlardan(dım). Böyle olunca da hayat daha yorucu oldu. Fakat 5 gün sonra 40 olacak yaşım artık aksini idda ediyor. Unutmaya başlıyorum. Bunda B12 eksikliğimin elbette payı var iğneye devam. Küçük Emrah tadında bir dram yapmayayım şimdi ama 16 yaşımda babamı kaybetmemle aniden büyümek zorunda kalmam arasında geçen zamanda çok şeyi ıskaladığımı biliyorum. Tatile gitmek, dinlenmek epey uzak şeylerdi. Aradaki fark 24 yıl. (bir sigara daha yakılır). Hiç mızmızlanmadım. (Tanıyanlar bizzat bilir öylesine demiyorum) Rahatsızlığımla baş etmeyi, işe devam etmeyi, hayata devam etmeyi başarmak için epey çabaladım. Köyleri kendimi bildim bileli severim. Köy garip bir şekilde babamın mini bir poşetle aldığı yeşil zeytini sayı ile yediğimiz günleri çağrıştırıyor. Ödemişli bir koca elinde tabakla yeşil zeytini çerez gibi yerken 'pehh ne zengin bu adam' dediğimi hatırlıyorum.(o zamanlar evli değiliz) Kızmıştım 'çok pahalı ekmeksiz yeme' gülerek 'bizim zeytin ağaçlarımız var'. İşte ben o zeytin ağaçlarını ilk defa gördüğümde evlenmiş köye gitmiştim. Hiç coğrafya okumamış ya da duymamış gibi (ama cidden ne okudum ne hatırlıyordum) Siyah zeytin ağaçlarının hangileri olduğunu sormuştum. K.Valide çok gülmüştü. Sonraki her gidişimde başka bir salaklığıma gülerdi. Karpuz kesip kalanı dolaba kaldırıyordum normali oydu. Köyde sadece göbeği kaşıkla yeniyor kalan ineklere veriliyordu. Ege şivesi ile söylemem gerekirse ; 'Fıydırıveriyordum'
Salça yaptım, incir topladım yumurtayı sıcakken elime aldım. Tereyağını dolapta dondurup parçalara ayırmadan daha yumuşacıkken ekmeğime sürdüm, peynir taşının altından peyniri kesip yedim, ceviz çıkarttım vs.vs. Her gidişimde günlerce uyumuş gibi dinç uyandım. Koca ta çocukken tv de gördüğü bir adamının ünvanı ardından Ankara ya gelmiş ben de onu da yanıma alıp oraya dönmek istedim hep. (Ortaokulda adının altında Ank.Üni. Siyasal Bil. Fak. Kamu Yön. Öğretim Görevlisi yazan bir adama bakıp ben de orayı okuyacağım demiş ve kazanmış) Onun okul olayı ayrıca trajik ve komik ya neyse. Başka bir gün anlatırım o hikayeyi. O Üni. için geldiğinde ben lisedeymişim ben lise ve Üni. bitirdim o hala aynı okuldaydı. Neyse 4 sene önce bitirdi :) 
Şimdi kafam gibi dağınık bu yazıyı neresinden tutup toparlayacağımı bilmiyorum ama olay şu emekli olunca (hizmet sürem doldu yaşı bekliycez) İda okumak istediği şehirde bir yere yerleşince aynen şu fotodaki gençler gibi biz de gideceğiz. Yazı ve çift şahane burada (TIK) yoruldum, yorgun hissettikçe hayal kurmak zararlı mı yooo! (Sayfaları da burada)

* Hasan Ali Toptaş (Ölü Zaman Gezginleri)
Dip Not: 16 yaşımdan sonra her yaz tatilinde çalıştım :)

14.01.2015

Okumayalım mı?



Evde en sevdiğim köşeyi Zeytine kaptırdım. Pencerenin önünde keyif veren bir koltuğum vardı kemirmesin diye ücra bir köşeye yerleştirdik. 
2015 iyi başlamadı. Yılın son günü hastanede kalan oğlum biraz korkuttu. Çok önemli bir şey değildi ama yine de hırpalandı.
İda ve Zeytin'i şu yukarıdaki halde gördükçe yorgunluğuma değdiğini düşünüyorum. Evde yetişmek için çabaladığı köşeler bazen gülümsetiyor bazen de kızdırıyor. Kıyafet değişimi yapmak, sabah giyinmek neredeyse mümkün değil. Çorabın tekini kapıp gidiyor onu kurtarıyorsun terlik gidiyor vs. Veteriner kontrolü vardı çok sağlıklı ve mutlu bir bebiş dedi. Tartışmasız İda'nın rolü var mutluluğunda ama sağlığı için kendime pay çıkartmasam olmaz. Zeytin başka hayvanları fark etmemizi sağladı. En azından benim için böyle oldu. Sokaktaki köpek ve kediler çok vahim halde. Elimizden geldiğince yardım etmeye çalışıyoruz. Aslında tuhaf bir cümle yardım etmek. Tek derdi yaşamak olan canlılara destek olmak mı demeli bilemedim ?
2015 mini mini bir de bebiş getirdi şimdilik en iyisi bu. Kız kardeşimin ikinci çocuğu doğdu. Yani bir kez daha teyze oldum.
Meleğimiz geldi. Melek doğunca anladım bebek kokusunu ne çok özlediğimi. 
Bu blogu yazmaya başladığımdan beri İda'nın okul sorunu vardı bahsettim ara ara. Psikolog, MEB Rehberlik Araştırma ardından da dün Ank.Üni.Çocuk Psikiyatri bölümüne gittik. Sorun şu (okula ve öğretmenlere göre) çok fazla kıpır kıpır, çok fazla konuşuyor, alakalı alakasız söze giriyor, dersi kaynatıyor. Öğretmenlerin robot gibi çocuklar istemeleri bir yana -eğitimci arkadaşlar kızabilir- aile olarak da fazlasıyla yıpratıcı bir durum bu. Eğitim sistemi tamamiyle aynı seviyedeki çocuklara göre olduğundan o seviyenin altı ve üzerindekilerde topyekün bir çuvallama yaşadığından biraz da aileleri yıpratalım diye düşünüyor olmalılar okula çağrılıyoruz sık sık. Sürekli bir mahçup olma hali, alttan alma hali ile gidiyorduk okula. En son  bir ders öğretmenimizin 'o kadar saçma sorular soruyor ki herkesin dikkati dağılıyor' demesi ardından ciddi manada canım sıkıldı. Aynı öğretmen dün yine benzer bir şey denedi ama izin vermedim. 'Nasıl saçma, saçmanın derecesi ne' dedim örneğin ; 'yazarlar kitap yazarken kolları ağrımıyor mu, Dostinoski erkek mi kadın mı?' 'tüm sınıf gülmeye başladı 3 gün dostinoski diye diye güldüler' dedi. '11 yaşında bir çocuğun Dostoyevski'den söz etmesi (adını diyemese de) gerçekten saçma Ankaralı Turgut duruken' dedim. 'Ne alakası var kaynatıyor' dedi. Sınıfta yanında oturamam tek kaynatan İda mı ceza verin bir şey yapın kaynatmasını engelleyin' dedim. Dedim demesine de hemen her ders öğretmeni kıpırdaklığından şikayetçi olduğundan Rehberlik servisindeki öğretmenlerin de tavsiyesi ile Çocuk Psikiyatriye de gittik. Dikkat dağınıklığı, hiperaktivite düşündürüyor dediler. Onlarca sayfalık sorularla (hem öğretmenlerin hem bizim yanıtlayacağımız) eve döndük. Doktorun  'neden burada olduğun hakkında fikrin var mı' sorusu üzerine İda 'çok konuşup dersi kaynatıyormuşum' yanıtını verdi. 'Sence de öyle mi' dedi dr. 'Yoooo' dedi kaykık kaykık. Zaten sonra yalnız görüştüler.
Dostinoski olayını bize anlatmıştı. 'kimse bilmiyor baba, tanımıyorlar' diye. kendisi çok tanırmış gibi :) İşte böyle. Şubat sonu tekrar gideceğiz doktora. Biliyorum herkes için çocuğu çok özeldir, kıymetlidir. İda da bizim için öyle. Ama ne yalan söyleyim bazen çok yoruluyorum. Bazı günler (okula gitmişsek) ağlıyorum, üzülüyorum. Kasti olarak bir şey öğretmiyoruz biz ona. Tesla dan söz eden, (babasının kitabını elinden düşürmezdi bir ara) kül kedisi masalında ayakkabının da sebzeye dönüşmüş olması gerektiğini söyleyen (kreşte başlamış kaynatmaya dersi), kendine has hobileri olan bir çocuk işte. Yaşıtları gibi. Biraz daha sabır çok mu zor acaba?

29.12.2014

2012 Kefir Harekatı ve Annemin Yeniden Gündeme alması

 2012 de yayınladığım bir yazı bu :) Tekrar yayınlamama  sebep annemim kefir maceramızı unutmuş olması. Bence unutmadı şansını deniyor. 'eve gitmeden bi uğrayın yukarı çık sana iyi gelecek bir şey buldum' diyor. 'Neymiş' dedim 'kefir' dedi :)))))
Neyse hiç olmamış gibi yapayım üzülmesin bari. 'Anne benim süt ürünleri ile aram iyi değil bak laktoz şeyim de var' desem de 'amann her derdin dermanı boğaz' diyor (yöresel olarak iştahlı olmak manasına gelir) Annemin komşularıyla sohbetleri genel olarak tıbbi. Ve bu tıbbi denemelerini benimle yapıyor.  'menopoza gireceksin' bile dedi  o kadar yani!


 ***
Doğal olmayanı da doğalmış gibi algılama kabiliyeti geliştirdim. Ya da vardı bir yerlerde bulup çıkarttım. Bunda son günlerde izlediğim belgesellerin etkisi oldukça fazla. İyi mi oldu bilemedim şimdi:) 
Dünden beri kar yağıyor biraz önce pencereden baktım ve gördüğüm şeye hayran oldum. Sokak lambasının ışığı altında döne döne yere düşen 'kar tatili' ni izledim. Eskiden böyle derdik değil mi? 'Tatil yağıyor'
Birkaç gündür dinlediğim müziklerden kurduğum cümlelere kadar hepsinde bitmeye yüz tutmuş pil kıvamı var:) Şikayet değil bu. Tam tersi o kadar hızlıyım ki kaçırdığım şeylerin üzerinden geçiyor gibiyim. O kadar detaycı halimle bile kaçırdığım detaylar ne çokmuş meğer.
Sinirlenmiyorum örneğin ne büyük ilerleme. Sinirlenip hızlı hızlı çıktığım merdivenleri kullanmıyorum. Israrla bekliyorum asansörü. Geçici bir hal midir bilmiyorum ama sevdim kendimi böyle. İçime her ne kaçtıysa eminim epey çaba veriyor diğer yanıma teslim olmamak için.
Ben ben ne mi yapacağım? Hiççç. Bekleyeceğim sadece hangisiyse galip eyvallah diyerek devam. (Bakınız pek de itaatkar oldum hayırlara vesile)

Bu akşam Yuva (Home) Belgeselini izledim. Eğer birkaç gün daha buna benzer belgesel izlersem insan denen varlıktan nefret etmekle kalmayıp eylem planları yapmaya başlayacağım. Kendimden nefret etmekle başlayacak kadar da adilim.
Çekimler 3 yıl sürmüş ve 54 ülkeden havadan görüntülere yer verilmiş. Epeyce didaktik bir dil var izleyici yaşı bu defa çocuklar olur mu bilmem ama daha önceden ilgili olan bir çocukla rahatlıkla izlenebilir.
 Belgeselde önemli bir vurgu var 'karamsar olmak için artık çok geç'

Annem pazar gününden beri uzmanlık alanına bir yenisini daha ekledi. Bu deneyde beni kullanacağını tahmin ediyordum ama yasalar gereği resmi olarak bildirmesi gerektiğini de biliyordum. Haliyle zorunlu gönüllü olmamla annemin kefir harekatını açıklaması arasında birkaç saniye fark var. 'Hı tamam tamam yerim veya içerim her ne yapılıyorsa' dedim ve bu akşam kurtuldum elinden. Meğer bu kefir mayası taaa Kafkaslardan gelmiş ! Kefir ile ilgili bir deneyim yaşadım birkaç yıl önce hazır satılanlardan alıp sadece tadına baktım ve belki de o günden sonra ruh sağlığımda ciddi sorunlar baş gösterdi. Ama en başta da dedim ya şu sıra itaatkarım. Faydalarını kız kardeşimle birlikte koro halinde açıkladılar. Kefirin dahi faydasız kalacağı denekleri oldu haberleri yok. Neyse yarın mayalanmış kefirimi yiyecek miyim, içecek miyim bilmiyorum. Kim bilir belki de benim kefire bir faydam dokunur!
Şunu itiraf etmeliyim mayalanmakla ilgili garip bir mide bulantısına sahibim. Süte katılan mayanın ışıklar kapanınca fıldır fıldır gezindiği bir kap ve aralarında geçen salak saçma konuşmalar geliyor aklıma. 'Şişşttt haydi koş sen sağa sen sola hoppp çalkala şimdi yandan bi tane daha çıkart ohh oldu oldu tamam süt de değişiyor bak tamam biraz dinlenelim haydi uzannn' mayalanmayı sağlayan bakteriler sohbeti uzattıkça benim mayalanmış yiyeceklere mesafem artıyor. Şarap da mayalanmaz mı? Yok onun bakterileri pek entel. Sütteki gibi değiller şiir filan okuyor hayvanlar (hayvan dedim peh ayıp mı olur acaba)
Bunlar gece bizim mutfakta çoğalırsa ben kafayı yerim anneme demedim ya neyse!
Bu arada hala kar yağıyor. Ankara Valiliği çocukları yollara dökmeden okulları kapatmış afferim. İda okul kapanabilir diye ders yapmak istemedi kapanmaz açıyor araçlar yolları dedik. İnandırıcılığımız zedelendi valilik yüzünden.
İş de tatil olsa....


25.12.2014

2 Ergen Bir de Ben :)


Zeytin kızım büyüyor. Büyüdüğünü gözümüzün içine içine de sokuyor üstelik. İlk gün 'ahh yavrum üşümesin yumuşak yumuşak yatsın' diye tahsis ettiğim minderden tepe takla yuvarlanıyordu. İnince de çıkamıyordu. Şimdi oda ısısına göre minderi veya yatağını seçiyor. Bazen oynarken mindere oturalım dersek de burnuyla ittiriyor. Pencere kenarına zıplıyor bir türlü patilerini yerleştiremiyordu şimdi ön patiler mermere yerleşiyor ve sokağı izliyor. 
En önemli sorunumuz enerjisi. Uzun saatler çalışma odası ve balkon arasında kalıyor. Odaya açılan balkon tuvalet alanı. Aslında okuduğum diğer yöntemlere oranla oldukça geniş bir alanda hoplayıp zıplıyor. Alarmı kurmamıza göre şartlanmış durumda. Geldiğimizi ve sanırım evden çıktığımızı da bu sese göre anlıyor. Çiş kaka konusu neredeyse tamamen halloldu çok heyecanlanıp sevinince olduğu yere kaçırdı birkaç defa o da sayılmaz :)
Evde neredeyse hiç halı kalmadı hepsini kaldırdım. Eve gittiğimizde koridor da serbest alan oluyor ve çılgınca koşuyor. Granit zeminde sürekli kayıp düşmesi endişelendiriyor ama kalkıp aynısını yine yapıyor. Isırma konusunda kesin bir ses tonu kullandığım için beni dinliyor ama evdeki diğer ergen İda oynarken biraz fazla abartıyor ve sert seviyor  sürekli ısırıyor. 'anne seni görünce yalıyor sen çıkınca ısırıyor' diyor İda. Hala liderin kim olduğu konusunda kafası karışık ve bu sürünün lideri benim deme sinyalleri ile epey zorluyor. Alman dadı edasıyla olaya el atıyorum o zaman kısmen sakinleşiyor. Terliklerimiz nasibini aldı Zeytinden. Çorap ve terlik gördüğü an yatağına götürüyor ve poların altına saklıyor. Böylece İda'nın çoraplarını kirli sepetine atması eğitimi de veriliyor :) Hangisi daha inatçı derseniz bence İda. 12 yaşa yaklaşıyor ve inanılmaz asi. Ergenlik belirtileri de başladı. Saçıyla oynuyor 'pırasa gibi saç mı olurmuş kalkmıyor önü keseceğim' diye söyleniyor, kılık kıyafet seçiyor. Dersleri sallıyor, söz dinlemiyor. 'Sorumluluk almayacaksan, yardımcı olmayacaksan, dersler kötü giderse zeytin annesinin yanına gidecek' diyoruz ama buna biz bile inanmıyoruz. İda ilgilenmese bile (hala büyük oranda ben ilgileniyorum aslında) zeytin aileden oldu bile.
Zeytin ile yaşantımız değişeli 17 gün oldu sanırım bu süreçte garip bir tempo var ki oturmayı unuttum. Her gün süpürge açılıyor balkondaki gazeteler değişiyor balkon siliniyor sonra oda siliniyor (en az 2 defa) havalandırılıyor. Kuru mama yemekte hala zorlanıyor  poşete koyup daha da küçültmek için uğraşıyorum. Islatıp yumuşatıyorum o bu arada paçama yapışıyor mücade ederken oynamaya başlıyorum derkennn saat 22 oluyor. Biraz dinleneyim dediğimde evin işleri, yemek (ertesi gün için) derken enkaza dönüyorum. Birkaç gündür sanırım yeterince oynatmadık sabahın 4.30'unda uyanıyor ve odadan çıkmak için çabalıyor. Sabah ezanında çıldırıyor. Çıldırmışken alışmasın diye müdahale etmemeye çalışıyoruz ama tabi ki uyuyamıyoruz. Eşim 'biz İda da bile bu kadar uykusuz kalmadık galiba' diyor bazen. Neticede epey yorucu bir işimiş. Bu arada epeyce de kilo aldı.
Neredeyse tanıdığımız herkes bize kızıyor. 'Alışmadan gönderin bunu' dediklerinde canım sıkılıyor. Her türlü zahmetine katlandığımız bir can'ın başka insanlara hiç zararı yokken üstelik bu kadar kolay gözden çıkartılmasına çok üzülüyorum. Neredeyse tüm yaşam alanımızı ona göre düzenlemişken, koşa koşa eve gidiyorken biz bile o kadar söylenmiyoruz.
Ergen oğlumsa her  cümlemize 'haaa, tamam yaaa, yaparız yaa, ezik şarkı o yaaa, daha erken yaa' şeklinde fena halde moral bozucu yanıtlar veriyorken eşim bana ben ona kaş göz işaretleriyle 'sakin ol' diyorken 'hayat yorucu beee' diye en az İda kadar kaykık bir cümleyle günü sonlandırıyoruz........

Dip Not: Köpek eğitimi ile alakalı ne kadar yazı okudum, ne kadar video izledim ben bile unuttum. 

23.10.2014

Dönme Vaktidir Kürkçü Dükkanına :)

Daha önce Arayış'ı okumuştum. Aşk Zamanı'nı da okuyunca Necip Mahfuz kesinlikle okunması gereken yazarlar arasında yer aldı benim için. Koşuşturması bol dönemlerden sonra sakin günler başlayınca (kış başlayınca) yeniden toparlanmak da daha kolay oldu. 
Camus bırakmış değilim :) Neredeyse her gün ona yer var.
Aşk Zamanı bir aşk hikayesi olmaktan öte kitap yanımda değil alıştığınız üzre altı çizilen yerler olmayacak bu defa. Arka kapaktan alıntıyı kopyalıyorum.

'Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Kahire; varlıklı, dul bir kadın: Ain hanım. Şımartarak büyüttüğü oğlu İzzet, arkadaşı Hamdun, ikisinin de âşık olduğu güzel Bedriye ve bahtsız Seyyide; bütün bir mahalle ve o mahallede Mısır’ın saklı yüzü. Necip Mahfuz, Aşk Zamanı’nda okurunu umutsuz bir aşkın çevresinde ördüğü entrikalara, yeraltı örgütlerine, örtünmeye mahkûm kadınların cesaretle adım attığı tiyatro ve gösteri dünyasına götürüyor. Gerçekleşmeyecek hayallerin peşinde koşan, yolunu tesadüflerle ören ve kendi tercihi olan yalnızlığın içinde avunmaya çalışan amaçsız ve hedefsiz İzzet, en yakınlarının kaderini değiştirecek adımı attığında bu seçimin yalnız onlara değil kendine de ihanet olduğunu çok sonra anlayacaktır.

Kulüpteki odasına kapanıp hayatını gözden geçirmeye başladı. İlk kez değildi, ancak duyguları altüst olmuştu. Önceleri boşluktan bunalırdı, fakat sonra o boşluğu inanmadığı bir işle doldurmuştu. Doldurmamış mıydı? Oysa İzzet ne tiyatro adamıydı ne de gece kulübü ona göreydi. “Ömrümde yaptığım işler bir şeylerden, arzuladığım şeylerden ya da intikam duygularından kaçış oldu hep,” diye geçiyordu zihninden. “Beni yoldan ilk çıkaran annemdi, tamamen iyi niyetle hareket etmişti oysa. Böyle şeyleri anlama ya da sindirme yeteneğinden yoksunum. Tek istediğim biraz huzur. Kendimle barışık olmaya ihtiyacım var.' 

***

Ben bile şaşırıyorum şimdı şu diyeceğim şeye ama kış sanki daha çok huzur veriyor. İstediğim zamanı yaratabilmek adına en uygun mevsim.  Şimdi hızla toparlanıp güzel kitap paylaşımlarıyla dolu günler için merhaba.....

30.09.2014

Evimi Çok Özlüyorum...Her nereye evim Diyorsam!


Neredeyse 1 yıldır izinsiz çalışıyorum ( toplam 6 gün izini saymasak) bu arada taşınma, ev toparlama çok yormuştum.Benim kadar evi seven birinin evden bu kadar uzak kalmak zorunda olması eziyet. 
Her şeye, her yorgunluğa rağmen dinginliğin tarifini yap deseler 'evde olmak' der geçerim. Hele hele şu üstteki oda. Sanırım oğlumun da eşimin de en sevdiği yer oldu. Henüz dağınıkken çekilmiş bir fotoğraf bugün yorulunca açıp baktığım ve iyi hissettiğim :) Bolca 'keşke' çıktı ağzımdan. Pişmanlık değil de bir şeyler isterken kurduğunuz cümleler içerisinde yer alır ya işte onlar içerisinde kullandım.
Hızla tüketiyor, hızla inip çıkıyor, hızla yaşlanıyorken zamanı durdurabildiğiniz mekanlar vardır. Belki kokudur belki renk bilmiyorum. Ama bir şeyler daha kapıyı açınca yavaşlıyor sanki. Sanki komşulardan, şehirden duvarlar korumuyor da kokular koruyor gibi evimdeyken. Korunmayı istemek bile yoruyormuş. Üstelik bundan hiç haberimiz yok. 
Saat şu an 19.09 ve nereden baksam 1 saat  var  iyi hissetmeme. Olsun.....
evdeyseniz benim için üçlü koltuğa şöyle bir uzanıp sağınıza solunuza bakın. Değilseniz siz de özleyin benim gibi.
Evimi Çok Özlüyorum...Her nereye evim Diyorsam!

19.09.2014


Kendi evine ürkerek giren ev sahibi gibiyim. Biri eşyaların yerini değiştirdi mi endişesiyle geliyorum her seferinde. Gariptir hatırlamıyorum da üstelik neyi, nereye yerleştirdiğimi. Sol gözüm puslu görüyor epeydir. Öyle imge filan değil ciddi ciddi puslu görüyorum. Diğeri de öyle görse sorun yok da bu haliyle başka görünüyor nesneler. Biraz berrak, biraz belirsiz, biraz gri biraz kendi renginde.
Yıllardır yazarım sonbaharda ve ilkbaharda bir garip haller olur. İsimlendiremem, duramam, susamam, yazamam. Burada söylemenin anlamı var mıdır bilmem de bir de konuşamam. Boğazıma düğümlenir saatler, dakikalar, notalar. Öylece seyrederim. Galiba en çok ilk-son baharda yaşlanırım bir de. 
Kapı aralığından kafasını uzatıp 'cee' diyen çocuklar gibiyim. Uyumak istiyorum günlerce. Kesintisiz uyumak. Karlı bir sabaha uyanacak kadar çok uyumak. Buradan başlayınca bir başka şehirden, ülkeden çıkıverecek kadar çok uyumak istiyorum.
Bir de yazmak. İçim dışıma çıkana kadar yazmak. Dip köşe kazıyarak yazmak.
'ÖYLE İŞTE BE' diye bitrsem tamamlar mısınız diyemediklerimi?



Foto : Kültür Tava'nın Sayfasından Aliza Razell

5.07.2014

Tuhaf(ım) Biraz



Uzun uzun yazayım diyorum da bakmayın bana. Söyleyemediklerim sanki çok daha fazla. Biraz susayım, biraz görüntülere karışayım sonra şarkı olup akıvereyim diyorum. Sözlerinin bir kısmını çok iyi bildiğiniz devamını da uydurduğunuz şarkılar vardır ya işte öyle akıp gideyim. Bildik, tanıdık olmasın her satırım. Bazen sadece 'boşa gitmesin' türünden bazen 'olmazsa olmaz.
Çok yağıyor yağmur. Doğrusu nedir bu söyleyişin bilmiyorum bende kalan 'çok' bölümü olsa gerek. Her yanımı dolduracak kadar çok, tek bir saç telimi ıslatamayacak kadar çok. Belki de çokluk boşluğa denk? Belki de çokluk hiç'e denk. Bilmiyorum!
Yine çok şey demelerle dolu hiç bir şey diyemeyen bir tanışıklık olsun bu. Ayağımız alışsın indirimine tabi  bu kez de kelimeler.
Alışsın ayağınız!

Görsel:Kültür Tava

Müzik;

4.07.2014

Böyleyken Böyle............

Yine uzun sürdü  buralara uğramam. Bazen blogu işe yarar eşyaları atmaya kıyamadan teker teker taşınarak oluşturulmuş kır evine benzetiyorum. Eşyalara yabancı değilsin de o yaşama yabancı. 
Yoğun ve yorucu geçiyor günlerim. Evimizi sattık sonra yeni bir ev aldık, temizledik, yerleştik. Şimdi yerimi yadırgayarak uyuduğum bir dönemdeyim. Sanki hala yerli yerinde değil gibi hayatımız. Hele hele benim gibi alışkanlıklarını zor değiştiren biriyseniz yeniliklere direnç gösteren bünyenizle de ayrıca uğraşıyorsunuz. İda yine köyde. 'Ceviz ağacının altındaki hamakta sallanıyorum müzik dinleyerek' dedi biraz önce. O böyle mutlu olunca gülümseyerek kapatıyorum telefonu. Yerleştiremediğimiz bir tek çalışma odası kaldı. Kolileri açtık ama eskisi gibi sınıflandırarak yerleşmesi gerek rafların. Eşim oraya 'çalışma odası' demekten hoşlanmıyor. Artık sadece keyif için kullanır olduk çalışmak yok o odada :)
'Neden sattınız, neden böyle bir işe giriştiniz' diyenlere çok makul bir yanıtım var sadece güneş için. Büyük-küçük farkından geçtim ama güneşle uyanmak bambaşka geliyormuş ruha. O kadar hasretmişim ki aydınlığa her yer bembeyaz. Baştan baştan geziniyorum odaları gülümseyerek. Artık üşümediğim bir evde yaşıyorum. Anladım ki insan evinde üşümemeli. Sadece beden değil de derinlerde bir yerler de zarar görüyormuş bu üşümelerden. 
Yazmak istiyorum uzun uzun. Yine sessiz kalma isteği ile aynı günlere denk düşüyor bu istek.Hüzün değil bu biliyorum. Belki sadece yorgunluk.
Biraz daha güneşte bekletmeli kelimeleri :)


21.04.2014

Kısaca Merhaba :) Papatya Mevsiminden

Neredeyse 1 aydır yazmadım. Aslında yazamadım demeliyim. Bu süre içerisinde çok güzel kitaplar bitirdim. Bulduğum ilk fırsatta ekleyeceğim. Dün dayanamayıp aldıklarımız. Hem indirimliydi hem de içlerinde Turgut Uyar'ın tüm şiirleri vardı daha ne olsun :) Alınmaz mı? bir raf dolusu yeni alınan (önceki haftalar da dahil) sıraya dizilmiş kitap var. Er ya da geç tamamlanıyor.Papatyaların gölgesinde.....
Kısa bir başlık halinde yakında hakkında bilgi vereceğim kitaplar şunlar ;

-Abidin-Güzin Dino -Sensiz Herşey Renksiz (Mektup)
- A.Camus- Sisifos Söyleni
- Sibel K.Türker- Hayatı Sevme Hastalığı
- Cehenneme Övgü (Çok eskiden okumuştum tekrar okudum)
- Borges- Kum Kitabı
- Mektuplar Fernando Pessoa
- Hakan Günday- Malafa
- Ursula K.Le Guin- Yaban Kızlar
- Marquez-Albaya Mektup Yok 

19.02.2014

Bizim Ev


Uzun yıllar önce eve dair yine yazmıştım. Eve tutkuyla bağlı olanlardanım. Çok da özlüyorum evde olmayı.Aile boyu seviyoruz desem yanlış olmaz. Pazar sabahlarımızın klasiğidir güzel bir çizgi film veya güzel bir Tuncel Kurtiz seslendirmeli belgesel eşliğinde kahvaltı yapmak.

Evliliğimizi ev arkadaşlığına benzeten akrabalarımız vardı. İda doğduktan sonra evli bir çift gibi göründüğümüzü söylediler :)

Minicik bir eve sahibiz. Kredi ödemeleri 2 yıl kalan bir ev. Borcumuz bittiğinde biraz daha büyüğüne sahip olmak hedefimiz bakalım! Evde en çok uğradığımız oda burası. Konumundan da kaynaklı. İşimiz olsun olmasın mutlaka uğruyoruz sebep nedir derseniz bilmiyorum :)



Görmemişin evi olmuş anlatmış demeyesiniz. Duvarlar yıllara göre değişimi sembolize eden fotoğraflarla dolu (her geçen gün artıyor şimdi daha çok)  Bizim eve gelen karanlık buluyor. Nedeni tavan aydınlatması kullanmıyor olmamızdır. Her köşede lambader veya abajurla aydınlatıyoruz. O kadar huzurlu ki. Tavan aydınlatmasının gözünüzün içine içine işlediğini, başınızı ağrıttığını ancak kullanmadığınızda fark edeceksiniz. Denemenizi önereceğim.

Yazıya sebep ödünç kitap meselesidir. O vesile ile eve de değinmiş olduk ben de özlem giderdim. Düzensiz değilim. Düzensizliğe ve dağınıklığa hiç tahammülüm yok. Gerçi kitaplık pek düzenli kalamıyor ama o sayılmaz. 
Ödünç kitap vermemek konusunda bir karar aldık. Hangi akrabamız gelse istese 'yeter ki okusun aman aman tabi hemen al' şeklinde bir teşvikle veriyor ama geri alamıyorduk. Buna birkaç arkadaşımız da dahil.

Çok uzun yıllardır kredi kartı ödemelerimizde kitapevi ödemesi olmayan ay yoktur. Bir avm de gezinip 'dışarıda çok pahalı oluyor' diye ertelediğimiz şeyler oluyor ve bu kaynağı kitap için kullanıyoruz. Biz bunu yapıyorken hayatının hiçbir aşamasında zevkinden sefasından bir şey ertelemeyip (akıllı telefonlarla yer bildirimleri yapmasalar görmeyiz) kitaba para harcamamayı desteklemiyoruz. Hatta karşısındayız artık. 1930 baskısı olan kitaplar var. Bazılarının rengi değişmiş, kokusu şahane. Kendi adıma çize çize okurum fosforlu kalemlerle ve bunlar belki 40 sene sonra oğlum tarafından okunacak, belki içinden bir not düşecek ellerine. Yani ona bırakacağımız bir birikim olacak. Bazıları okuduktan sonra olmuş olmamış önemli görmez ama artıköyle görmüyoruz. Her birini cidden birçok şeyi kısarak alıyoruz. Biraz komikleştirdik tabi yazı ile. ama ödünç kitapvermiyoruz artık. Yazıya rağmen isteyen olursa da 'hayır' demeyi düşünüyoruz. Çok mu katı oldu?

14.02.2014

Komşu Komşuu


Karikatürle başladımsa komik bir olay değil anlatacağım. Birkaç ay önce tam karşı dairemize yeni kiracılar taşındı. İlk gün sandalye istediler perdeleri takmak için. Biri bedensel engelli, diğeri konuşma güçlüğü çeken 2 erkek. Uzunca bir zaman ses seda yoktu.(Kapımızı çalmıyorlardı) Evde o kadar çok insan var ki her giriş çıkışta başka bir yüzle karşılaşır olduk. İyi akşamlar, günaydın dışında da hiç konuşmuyoruz. Yönetici birkaç kez garip bir ev kaç kişi yaşıyor belli değil dedi biz de kimseye bir zararları yok karışmamalıyız dedik püskürttük yöneticiyi. Binada sanırım bizden daha iyi davranan kimse yok.  Geçen hafta k.validem bizdeyken ve biz işteyken sanırım saat 18 gibi - ekmeğiniz var mı demişler k.validem misafirim demiş kapatmış. Biz eve döndüğümüzde olayı anlattı bakkal, market açık olan bir saatte neden ekmek istediler dedi. Biz de belki de paraları yoktur dedik ve İda ile ekmek gönderdik. Aldılar. Pazar günü zile basan genç bir adam (ilk defa gördüm) -biz karşıda oturuyoruz elektriğimizi kesmişler çocuklar hasta olacak güç kaynağını biraz şarj edebilir miyiz- dedi. Ufo takacaklarmış. Evde yalnızdım. Olur dedim aldım ben mutfakta prize takarken adam yarıya kadar kafayı uzatmış tarif ediyor şu düğmeye basın buraya basın diye. Alet çalışmadı, eşim gelince bakarsınız olur mu dedim peki dedi gitti. Hemen ardından pense var mı diye sormaya geldi. Verdim. Binanın hemen girişindeki elektrik saatlerinin kapağını açmış sanırım kurcalarken üst kat komşulardan birine yakalanmış sesler geliyor binadan. Bizim kapı ev halkından birinin kapısını çaldıkları rahatlıkla çalınır oldu. Sürekli bir şey istiyorlar alakalı alakasız saatlerde. Her defasında veriyoruz. Dün akşam da yine ilk kez gördüğüm çok bakımlı bir kadın daha önce elektrik istemeye gelen :) adamdaki ses tonu ile (acayip ağlamaklı) -doğalgazımız bitti de çocuklar aç kalacak (cümle ardından zaten duygusala bağladığımı hissetti) çorba versem ısıtır mısınız? Anlamadım çorba yapacak mıyım, ısıtacak mıyım dedim ısıtacaksınız dedi. Tamam dedim getirdi tencereyi. Isıttım kapılarını tıklattım yine ilk kez gördüğüm bir başkası kapıyı açtı saol dedi çatt kapattı kapıyı. Isıttım ısıtmasına ama tutumlarında rahatsız edici birşeyler var ki tarif edemedim. Korkuyorum da bir yandan. Bu arada üst kat komşulardan biri ebru yemek mi yaptın verdin dedi yok sadece ısıttım dedim ya bir şey olur da sizin üzerinize atarlarsa dedi kalakaldım. Doğruydu. 4-5 yaşlarında bir kız çocuğu ile ısıtmamı istemişti bir çocuk gördüm evet bir de bebek diyorlar sürekli üşüyecek de aç kalacak da diye :( Eşime dedim ki ya bir şey olur da onlar yemeğimize bir şey kattı filan diye bizim üzerimize atarlarsa! Eşim de yok canım o kadar kötü olamazlar dedi ama o da huzursuz. Eve kafayı uzatıp bakmaları, çok kolayca birşeyler istemeleri, sürekli çocukları kullanarak konuşmaları... Ne bileyim çok korktum. İda bazen gün içerisinde annemden kendi evimize geçiyor. Sakın kimseye kapıyı açma, eve yalnız gitme diye konuştuk ama çocuk da anlamıyor. Neden, nolmuşşş, neden hep bizden bişey istiyorlar sorup duruyor.
Böyle işte.
Biliyorum bu akşam da bir şey isteyecekler.

13.02.2014

Sessiz


    

'İnsanın kalbi özensizce yerleştirilmiş eşyalardan rastgele etkileniyor.'  



Uzun zamandır yazmak istiyorum. Garip bir tembellik her yanımı teslim almış gibi. Ev ile ilgili rutin işlerde, sabah kalkıp işe gelmede sorun çıkartmayan bir tembellik bu. Belki de ilk defa bu kadar kesintisizce kendime zaman ayırabiliyorum diyebilirim. Ayırabiliyorum dedimse sessiz bir evde canım isteyince uyuduğum, canım istemese de uyandığım saatlerden söz ediyorum.
İnsanın  ruhundakileri şu yukarıdaki çamaşırlar gibi asabilmesini düşlemişimdir her zaman. Bazen fazlaca kurutulmaya bırakılan çamaşırlar gibi. İzlerini  elimle verirmiş gibi. Fiziksel acıyla beraber gelen iç sıkıntısı ne çok yoruyor insanı. 
Kendi kendime konuştuğum zamanlar artıyor yine. Elimin telefona varmadığı, ertelediğim, neyse dediğim zamanlar. Bir kenarda birikiyor gibiyim. Üzerine eklenen bir birkme değil. Sanki durduğum yerden daha derine nüfuz eden bir birikme bu. Ne ben, ne sen, ne de bir başkası görebiliyor ve ben ne zaman böyle hissetsem  pervasızlaşıyor insanlar.Ya da mevcut hallerini korumak yönünde daha çok ısrar ediyorlar. 'Bir şey dememiştim ki' savunması işe yaramıyor. 
Bedensel engelli bir baba önde hızla yürüyen kızına yetişmeye çalışıyor. Oysa acelesi yok kızın. Kaçar gibi gitmese olacak. Onun hızı hissettiriyor babasının yaşadığı zorluğu.  Uzun uzun izledim gidişlerini/gitmek yönündeki çabalarını. Dedim ki içimden 'babam olsa koluna girer yürürdüm' bu kez duymadı kimse.Sahi babam olsa koluna girer yürür müydüm? Şimdi aynı boyda olmalıyız. Belki ondan daha uzun, belki ondan daha yorgun.. ..
'Vakitli ölmek diye bir şey olabilir mi' diyor dün başladığım kitapta Julian Barnes (Flaubert'in Papağanı.) Bazı kitaplar siz onu okumayı erteledikçe raflardan kendini bırakıverir. Doğru zamanı vardır belki de her satırın, her duygunun. Belki hakkını verebilmenin zamanı vardır. Yer açma aralığında düşüverdi. Sonra kendi kendini çevirip 'bak şuraya bir göz at seveceksin' der gibi fısıldadı. Sonrası malum. 
Üstteki müzik denizi özletiyor. Hem de benim gibi fazla deniz merakı olmayan birine. Başka zamanlarda da yer verdim. Belki aynı duygular arasında. Kürek çekilmeyen bir kayıkta yüzüm gökyüzüne dönmüş usul usul yol alır gibi hissediyorum ne zaman dinlesem. Belki yazılmamış sözleri denize dairdir belki de denizin ezgisidir. 
Belki de ben hepsi...

İtalik Bölümler :  Julian Barnes (Flaubert'in Papağanı)
Görsel :Paul Manfred