Sayfalar

Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.01.2015

Evlen, askere git, çocuk doğur, kenara para at, büyüklerini ara! Ya da gel, kaçalım?


Bu başlık Fermina Daza ve Mirage için. Bir de kaçıp gitme planını bir kenarda ufak ufak tasarlayanlar için. Benim İngilizce this is a book düzeyinden biraz hallice olduğundan aşağıdaki video size eminim çok daha iyi gelecektir.


Benim için zaman geri sayım aşamasına geldi şairlerin belirlediği yaş baz alınıyorsa. Eğer bu koşulları sizden önce sağlamış olursam bilin ki kapımız evimiz, yaşamımız açık olacak. Kendisine 'Kaçalım mı? Sesin ve ışığın şehirdeki yorucu yapaylığından uzakta bir yerlere…?' diye soran bir çift var bu linkte (TIK) Bizim oğlan bizden önce hazır. Biz onu bırakıp gideriz diyorduk ama sanırım yola bizden önce düşmek isteyecek.
Bir başka linkte ise Fransız fotoğrafçı Antoine Bruy adında bir fotoğrafçı rotasız bir gezide kaçıp gidebilenlerle tanışıyor ve fotoğraflıyor. (TIK) 
'Yıllar yılı sevmediğimiz bir işe gidip gelirken; istemediğimiz okullarda okuyup, “evlen”, “askere git”, “çocuk doğur”, “kenara para at”, “büyüklerini ara” gibi her türlü toplumsal zorunluluğa boyun eğerken bazılarımız bir kaçış hayalini kuramayacak kadar şanssız, belki de yorgun. Bu hayali kurabilenler, kaçmak isteyenler için ise hayat daha zor. Bitmeyen bir arada kalmışlık hali… Halbuki insan olmanın en saf haline dönmeyi istemek kadar doğalı var mı?'
Devam edince de ormanda yaşamayı seçenleri derlediği çalışmasına ulaşıyorsunuz. (TIK) 
Dün akşam üzeri binanın gazını kesmişler. Sepep gaz parasının yatırılmaması. İda'yı anneme bıraktık.  Annem bizim de kalmamız yönünde ısrar etti ama 'zeytin gün boyu yalnız acil eve gitmeliyiz' dedğimizde yine çıldırdı. 'Bir de zeytin çıkardılar' dedi kızdı. Küçük bir elektrik sobasını zeytin üşümesin diye yatağının yanında çalıştırdık acil toplantıya çağrıldı eşim binadan ve gitti. Geç saate kadar da dönmedi. Döndüğünde söylediği ilk şey 'gidelim buralardan' 'gidelim' dedim. Para ödemeyen daireler zaten ısınmaya devam ettiğinden çok da umursamıyormuş. 
Kendinden başka kimseyi düşünmemeyi bizlere dayatan ne bilmiyorum? Yaşam koşulları, kapitalizm, genler? Acaba ağırlıklı hangisi. Ama gittikçe artan bencillik, merhametsizlik, umarsızlık cidden can sıkıcı. Sen aksini öğretiyorsun sokak bambaşka bir gerçek dayatıyor çocuğuna. Sonrası mutsuz bireyler. 
Dertlendim yine, ben şimdi demli bir çayla kendime geleyim. Bir de şarkı olsun.......


24.01.2015

Köy'e Dair Hayalin Çalışma Anında Depreşmesi


Belki tanık olmuşsunuzdur burada birkaç defa yazmıştım.Gitmek! Of şimdi gitmek dedim aklıma 'Gitmek fiilinin altını çift çizgiyle en güzel trenler çizer'* sözü geldi  sonra bulayım hangi kitaptaydı. Ben hiç bir şeyi hafızadan silip bir kenara koyamayanlardan(dım). Böyle olunca da hayat daha yorucu oldu. Fakat 5 gün sonra 40 olacak yaşım artık aksini idda ediyor. Unutmaya başlıyorum. Bunda B12 eksikliğimin elbette payı var iğneye devam. Küçük Emrah tadında bir dram yapmayayım şimdi ama 16 yaşımda babamı kaybetmemle aniden büyümek zorunda kalmam arasında geçen zamanda çok şeyi ıskaladığımı biliyorum. Tatile gitmek, dinlenmek epey uzak şeylerdi. Aradaki fark 24 yıl. (bir sigara daha yakılır). Hiç mızmızlanmadım. (Tanıyanlar bizzat bilir öylesine demiyorum) Rahatsızlığımla baş etmeyi, işe devam etmeyi, hayata devam etmeyi başarmak için epey çabaladım. Köyleri kendimi bildim bileli severim. Köy garip bir şekilde babamın mini bir poşetle aldığı yeşil zeytini sayı ile yediğimiz günleri çağrıştırıyor. Ödemişli bir koca elinde tabakla yeşil zeytini çerez gibi yerken 'pehh ne zengin bu adam' dediğimi hatırlıyorum.(o zamanlar evli değiliz) Kızmıştım 'çok pahalı ekmeksiz yeme' gülerek 'bizim zeytin ağaçlarımız var'. İşte ben o zeytin ağaçlarını ilk defa gördüğümde evlenmiş köye gitmiştim. Hiç coğrafya okumamış ya da duymamış gibi (ama cidden ne okudum ne hatırlıyordum) Siyah zeytin ağaçlarının hangileri olduğunu sormuştum. K.Valide çok gülmüştü. Sonraki her gidişimde başka bir salaklığıma gülerdi. Karpuz kesip kalanı dolaba kaldırıyordum normali oydu. Köyde sadece göbeği kaşıkla yeniyor kalan ineklere veriliyordu. Ege şivesi ile söylemem gerekirse ; 'Fıydırıveriyordum'
Salça yaptım, incir topladım yumurtayı sıcakken elime aldım. Tereyağını dolapta dondurup parçalara ayırmadan daha yumuşacıkken ekmeğime sürdüm, peynir taşının altından peyniri kesip yedim, ceviz çıkarttım vs.vs. Her gidişimde günlerce uyumuş gibi dinç uyandım. Koca ta çocukken tv de gördüğü bir adamının ünvanı ardından Ankara ya gelmiş ben de onu da yanıma alıp oraya dönmek istedim hep. (Ortaokulda adının altında Ank.Üni. Siyasal Bil. Fak. Kamu Yön. Öğretim Görevlisi yazan bir adama bakıp ben de orayı okuyacağım demiş ve kazanmış) Onun okul olayı ayrıca trajik ve komik ya neyse. Başka bir gün anlatırım o hikayeyi. O Üni. için geldiğinde ben lisedeymişim ben lise ve Üni. bitirdim o hala aynı okuldaydı. Neyse 4 sene önce bitirdi :) 
Şimdi kafam gibi dağınık bu yazıyı neresinden tutup toparlayacağımı bilmiyorum ama olay şu emekli olunca (hizmet sürem doldu yaşı bekliycez) İda okumak istediği şehirde bir yere yerleşince aynen şu fotodaki gençler gibi biz de gideceğiz. Yazı ve çift şahane burada (TIK) yoruldum, yorgun hissettikçe hayal kurmak zararlı mı yooo! (Sayfaları da burada)

* Hasan Ali Toptaş (Ölü Zaman Gezginleri)
Dip Not: 16 yaşımdan sonra her yaz tatilinde çalıştım :)

22.01.2015

Bir alttaki 'nursuz'un yüzünü unutmak için ne güzel geldi bu görüntüler. 
'İnsanoğlu'nun doğaya, çevreye, hayvanlara verdiği zararları gördüğümüzde içimiz acıyor ve insanlığın geleceğine olan inancımız her geçen gün azalıyor. Bu 4 dakikalık videoyu izlediğinizde bu inanç belki biraz daha yeşerebilir. ' diye verilmiş video. Çok güzel bir derleme.

23.10.2013

Suçlu Kim?

Bir ağaç, herhangi bir prensten daha soyludur...
Alexander Pope


Nerden başlamalı bilmiyorum. Boğazımda düğüm düğüm bir şeyler. ODTÜ olayları (olay demek de yersiz gerçi saldırı)  9 günlük tatile giden 'anne' Suriye, Van Depremi. Boğulacak gibi oluyorum düşündükçe. Düşünmemek gibi bir yetenek var ise edinebilmek isterdim zira ben oğluma her baktığımda her birini ayrı ayrı düşünüyorum. 'ODTÜ ya da Boğaziçi düşünüyorum' derken gülümsemiş umarız görürüz o günleri demiştik.
İda daha bebekken bir olay yaşanmıştı. 3 veya 7 aylık bir bebeğe annenin göz yumması ile tecavüz edilmişti. (olayın detaylarını hatırlamıyorum) Günlerce eşimden dahi nefret etmiştim. Yankı Yazgan'a mail atmıştım. Uyuyamıyordum ve İda'yı başka kimselere veremiyordum. Tüm içeriği detayla hatırlamamakla birlikte yıllardır unutmadığım bir cümle vardı gelen yanıtta. 'kendi annelik değerlerinizle baktığınız için acı çekiyorsunuz' Çok doğruydu. Halen bu tür olaylara öncelikle böyle baktığım için  canım yanıyor.
Akşam haber saatlerinde evde olmuyorum zaten genel olarak magazin ağırlıklı olduklarını tahmin ediyorum. Sabahları çok erken kalkıyoruz ve dün sabah o haberi izledim. İzlemez olsaydım demek bencillikmiş gibi geliyor. Çünkü gerçek değişmiyor. Bunu 'çocuk yuvalarına gidemiyorum, dayanamıyorum' demeye benzetiyorum. Onların orada olmaları gerçeği değişmedikçe kimse o olayın kendisini yaşayan taraflar kadar acı çekmez. Burada (tık) bir yazı var. Dün rastladım. Bu konuda denenler içerisinde en makul olanı buydu. O talihsiz bebeğin babasının aramızda annesinden daha normal şekilde geziniyor olduğunu düşünmek çok tuhaf. İyi bir aile babası, iyi bir koca iyi bir polis olaak hayatını devam ettiriyor. Bir sürü araştırma var anne-baba arasında duygusal olarak eşitlik 6 ay gibi bir farkla seyrediyor. Yani bir baba bebeğini anneden çok daha geç idrak ediyor duygusal manada. Kadına dair saldırıda taraf olurken dikkat etmeli. Medyanın tutumu inanılmaz. Bunu kadınların hemcinslerine yapması daha da inanılmaz. Cinayet ayrı bir suç olarak değelendirilerek yaptırım uygulanmalı.
Ben de anneyim. Hem de tedavi gören bir anne. Kaygı bozukluğu olduğunu belki de yazdım. Semtimizden geçen ambulansta 'kesin İda var' diyerek yolda ağlama krizine girecek kadar abartılı yaşayabilen bir anne. Yani aslında hepiniz (her anne) gibi bir anneyim. Değil 9 gün 9 dakikada özlüyorum, endişeleniyorum. O bebeğin annesini yargılarken lütfen kendi annelik değerlerinizle yargılamayın. Kendi nesnel koşullarınız içerisinde, olgunlaşmış gelişmiş fikirlerinizle bakınca elbette katlanılamaz bir durum. Ya empatiyi doğru kavrayıp ona göre hüküm verelim ya da sadece içimizde bir yer çok acısın. Çünkü sadece 'anne' gerçeğimizle baktığınıza sonuç sadece feryat figan. Emin olun yeni bir tatilde şen kahkahalar içerisinde kaynayıp gidecek zaten. Yerine koyamıyorum kendimi, ne yaptıklarının sonuçlarına katlanamayan bir adamla beraberim, ne de boşanmış bir kadınım vs.vs. Bu toplumun 'dul kadın'a bakışından tutun zaten 'kadın' olmak yeterince neden. Ortada bir gerçek var. Suç! Hem de birini etkileyen ama başka başka bir sürü suç. Ve kim daha suçlu tayin etmek oldukça güç......
Bu tür yazılarda (olaylarda) taraf olurken sadece sonuca bakarak katılıyorum, katılmıyorum demek  kolay olanı seçmek. 
Annem geliyor yine aklıma....İçim burkuluyor. Keşke diyorum, keşke olmasaydı. 
Binlerce ağacı katledenden daha mı suçlu bu kadın? Ağacın yerine kendimizi koyamadığımız için mi?


Not: Demek istediklerim çoktu aslında ama işyerindeyim ve çok zor yazdım

31.07.2013

Ben çaresizliği bir onun turkuaz gözlerinde gördüm; bir de jilet iziyle yıpranmış kol bileklerinde...

Ezmîr’in şiirlerini okumalıydınız. Birçoğunu sevgilisine yazardı. “Çok mu güzel? Kınacık deresi gibi duru mu?” diye sorardım. “Bilmem!” yanıtını verir; sonra uzunca bir sessizliğe bürünürdü. Bazı geceler, telefonun diğer ucundaki sesi öylesine merak ederdim ki, onu duyabilmek için ranzanın ikinci katına yapışır kalırdım. Kısık sesle konuşurdu, Ezmîr ve çok sık ağlardı. Ben çaresizliği bir onun turkuaz gözlerinde gördüm; bir de jilet iziyle yıpranmış kol bileklerinde... İki ağabeyimiz vardı. Bana “çöpçü” derlerdi; ailenin en küçük ferdi bendim. Ezmîr, benim bir boy büyüğüm... 15 yaşında. İstanbul’u hiç görmemiş ama o şehrin karpostallarını yastık altında biriktiren... Sevdiğinin İstanbul’da bir yerlerde olduğunu sezerdim. Kendi kendime uzaklığın hesabını yapar; Kilis’e yakın olsaydı sıklıkla görüşüyor olmaları gerekirdi diye düşüncelere dalardım zira Ezmîr, bir-iki Gaziantep’li arkadaşıyla bir araya gelmekten başka hiç kimseyle görüşmezdi. Devamı burada (tık)


Not: Sabah paylaşmak istemiştim vakit bulamadım. Çok etkilendim. Okumanızı önereceğim.

15.03.2013

Bir alttaki konu ile alakalıdır.
Müzik ekleyemedim rica etsem şuraya tık yaparak dinler misiniz?

18.01.2013

Mektup tutkumu bilmeyen kalmadı sanırım. Aşağıdaki mektup  John Steinbeck'in yatılı okuldayken bir kıza aşık olduğunu yazan oğlu Thom'a yazdığı mektup; Birkaç faklı yazarın mektupları için buraya bakabilirsiniz. 
Hafta sonunuz güzel geçsin.

Bu arada Metin Kemal Kahraman 2013 albümü çıkarttıı müjde:)



Sevgili Thom,
 
Mektubunu bu sabah aldık. Ben şimdi kendi görüşlerimi yazacağım sonra annen de kendininkileri.
Öncelikle- eğer aşıksan- bu güzel bir şey, hatta bir insanın başına gelebilecek en güzel şey. Kimsenin bunu küçümsemesine ya da hafife almasına izin verme.

Aşkın da çeşitleri vardır. Kimisi bencil, doyumsuz, eogist bir aşıktır, aşkı yalnızca kendini yüceltmek için kullanır. Bu çeşit, çirkin ve sakat bir aşk çeşididir. Diğerinde ise, içindeki tüm güzellik dışına taşar- şefkat, nezaket, saygı... O kişinin kendine has ve değerli olduğunu kabul edersin. İlk aşk çeşidi seni hasta eder ve kendini küçük ve değersiz hissetmene sebep olur. Ancak ikincisi içindeki gücü ortaya çıkarır ve seni cesur kılar, şu ana dek sahip olduğunu bile düşünmediğin bir bilgelik sunar sana.

Bunun çocuksu bir aşk olmadığını söylüyorsun. Eğer bu kadar derin hisler besliyorsan, elbette çocukluk aşkı değildir bu.

Ancak tabi bana ne hissettiğini danışacağını sanmıyorum. Sen herkesten daha iyi bilirsin. Ben sana ancak şu konuda yardımcı olabilirim: ne yapman gerektiği.

Aşk için çok memnun ve minnettar olmalısın. Eğer birini seviyorsan- hayır demende de hiçbir sakınca yok tabi ki- şunu hatırlamalısın ki bazı insanlar çok utangaç olabilirler. Kızlar, erkeklerin ne hissetiğini kolayca anlayabilirler, ancak bunu duymak da isterler. 

Bazen de hislerine karşılık alamayabilirsin- ancak bu, o hisleri daha az değerli ve güzel yapmaz.
Son olarak, neler hissettiğini biliyorum çünkü zamanında aynılarını ben de yaşadım ve senin de bu duyguyu tatmandan ötürü çok mutluyum.

Susan'la tanışmaktan memnuniyet duyarız. Dilediği zaman bizi ziyarete gelebilir. 
Kaybetmekten korkma. Eğer doğruysa, gerçekleşir. Önemli olan şey acele etmemektir.Güzel olan hiçbir şey elden gitmez.
Sevgilerimle,
Baban..... Diğer müzik için tık

13.12.2012

Saé Moru

 'Yaşam ölüm, ölümsüzlük, aşk, ihanet, sevgi, aydınlık dünya, karanlık dünya gibi her şeyi konu edinen insanlığın bütün sorularını tartışan bir masaldır.'
Şahmaran evet onun masalından söz etmek istiyorum.İnternetten yazar yazmaz ulaşılan masalından değil ama. En bildik olanı aşağıdaki. Oğlum kadardım belki duvarda resmini gördüğümde. Nereye oturtacağımı bile bilmeden sadece korktum. Korktukça yüzüne odaklanmaya çalıştım.
Metin Kemal Kahraman benim için çok ama çok özeldir. Her ezgisi içimi dağlar. Anlasam da anlamasamda demek istedikleri her hücreme ulaşır. En azından ben ulaştığını düşünürüm.
Geçen yıl Sae Moru ilk defa dinlediğimde (yılanların şahı) belki de 10 yıl önce Pepuk Kuşu (galiba böyleydi)'ndan bahsettiklerini hatırladım.O zaman da o masalda kaybolmuştum günlerce.Zazaca sahnelenen Şahmaran için yapılan müziklerden biri üstteki şiddetle önereceğim dinlemenizi.
Hesiodos ona 'ne ölümlülere benzer, ne de ölümsüzlere' demiş. Şahmaranda insanın riyakarlığı,  her versiyonda çarpıcı.
Aşağıya çok uzun olduğu için küçük bir bölüm ekliyor ve link veriyorum. Bulduğunuz ilk fırsatta okumanızı önererek. Hem incelemesi hem iç içe masallar cidden duyduklarınızın çoğundan daha farklı.
Aklıma gelmişken not düşeyim. Şahmeranı kolye olarak çok istemiştim. edinemedim henüz var mıdır onu da bilmiyorum. İnsana inanmak konusunda hatırlatacaklarına ihtiyaç duyabilirim belki diye! Yerine getirilemeyen her sözde aklınıza şu yukarıdaki ezgi gelsin..........
****
Başta mıyız, sonda mıyız? Şaé Moru masalının sorduğu en temel soru budur. Zaman için bir "başlangıç" varsa bir "son" da olmak zorundadır.

 "mustafa, sılamé mı tore esto... tı mıra vana, yani, xeylé seré mı este; ez tore gesey keri; dıdani feké mıde né-mende; uzara ki ewro ma roze gurete, rozé imamuno; gusır de nia me-de. wereşiye ke dörme tode, zaf cıre sılam kenu...
endi ke derdi zafe, çhı tore gese kerine... tore sanıka saé moru vanu... tene hediré xo ana...
'saé moru, belka lazé logman hekimi yo...'"

"mustafa, sana selamlarım var.. sen demişsin ki, yani ben çok yıllar yaşamışım; senin için bunları anlatayım. ama ağzımda diş kalmamış ayrıca oruçluyum; oniki imamlar orucun'dayız; kusura bakma. çevrendekilere de çok selam ederim.
ama dert çoktur; neyini konuşayım; en iyisi sana şahmaran masalı'nı anlatayım; dinleyip oyalanırsın.
'şahmaran, belki lokman hekimin oğludur....'"

******
Bir gün bu şehrin paşasında bir dert çıktı; bir yara. Yüzünü ve bütün vücudunu tuttu. (Vücudu) kurudu, çürüdü. Nice doktorlar, cerrahlar gezdiler bir çare bulamadılar. Bir hoca vardı; bir gün çıkıp konağa geldi. Kitabını indirdi/kurdu ve okumaya başladı. Dedi; "Paşam senin derdine derman yoktur. Yalnızca sen Şah-i Maran´ı getirip, kesip; üç kere kaynatarak onun suyu ile kendini yıkarsan sen iyileşirsin. O olmadıkça sana iyileşmek yoktur.
(Paşa) dedi: "Peki biz Şah-i Maran´ı nereden bulacağız?" Dedi: "İşte o zor. Hayrına bütün insanlara çağrı yap, getir hamamda suya girsinler, yıkansınlar. Artık kimin bedeni (yılanınki gibi) çatlarsa, Şah-i Maran´ı da o gidip getirecektir." İlan ettiler, hiçbir yerde kimse kalmadı; getirip hamamda suya soktular. Kim kaldı-kim kalmadı? (Dediler) Filan dağda, Geme Ceme Sür'de(Kırmızı Irmak Ormanında) bir delikanlı kalmış. Jandarmaları gönderdiler, dediler gidin onu da getirin." Gidip getirdiler, dediler: "Gel hamamda banyo yap.
Dedi; "Ben hamamda suya girmiyorum. Ben tenekede su ısıtıp, öyle banyo yapıyorum."Hayır dediler, senin de banyo yapman gerekir; (paşa) hayır için bütün milleti çağırdı, getirip burada banyo yaptırdı. Peki sen neden itiraz ediyorsun?" (Camısan) bir çare bulamadı. Giysilerini çıkardılar, çıplak ettiler ki, bedeni yılanınki gibi palanqın/alacalı.
Dediler, "Sen Şah-i Maran´ı nerede gördüysen, getirmen gerekir. Getirmezsen boynunu vuracağız. Şah-ı Maran gelmezse Paşa ölecek. Bu derin derin düşündü, bir çare bulamadı. Kendini kurtaramadı. Dedi, „Ben niye başımı vereceğim ki, ben gidip o kuyudan küpe düştüm, böylece gidip gördüm. Sizi küpe götüreceğim, gidip kendiniz alıp getirin. Ben niye başımı ağrıtıyorum ki. Hadi, nerede gördüysem sizi oraya götüreceğim." (Onları) alıp küpe düştüğü yere götürdü. Dedi, „ Ben buradan gidip gördüm, siz de gidin bulun getirin.
Hoca kitabını kurdu, okudu okudu okudu... Sonunda baktılar ki, Şah-i Maran delikten yukarı çıktı. Yukarı çıkınca Camısan (oradakilerin) arkasına kaçtı. Şah-i Maran dedi; " Neden başkalarının arkasına kaçıyorsun; gel sen hain çıktın. Sen benim adımı söylemeyeceğine ikrar/söz verdin, yine de sen benim adımı verdin. Gel beni omuzla, neden kaçıyorsun?" Camisan geldi, onu yüklenip götürdü. Şah-i Maran ona dedi ki, "Şimdi beni götürdüklerinde, sana diyecekler ki, bunu kes biz kaynatalım. Olmaya ki sen beni kesesin. De ki, ´Ben getirdim siz kesin..." (O zaman) Hoca beni keser, doğrar ve ateşe koyar... Kaynadığı zaman (suyun) üstünde biriken ilk köpük safi zehirdir. Olur da sana verirlerse, olmaya ki sen içesin.(sakın içmeyesin). Sonraki köpük üstünde birikince, kim onu içerse Lokman Hekim olur. Bütün dünya Lokman Hekim´in gözleri önüne gelir. (Her şey ona ayan olur.)
Alıp götürdüler. Onlar ona(camısan´a) dediler; "Sen kes." Dedi; "Hayır, ben kesmiyorum. Ben getirdim, siz de kesin." Hoca götürüp kesti; üç parçaya böldü ve kazana attı. Kaynamaya başlayınca, biriken ilk köpüğü bir tasa koyup Camısan´a verdiler ve dediler ki; „Al iç." Camısan dedi, „Çok sıcak, şuraya indir. Hem neden bana veriyorsun ki!"
Masanın üstüne indirdiler... Sonuncu köpük de (suyun) yüzünde birikince bir tasa koyup, şuraya indirdiler ki biraz soğusun, birden biri Hoca´ya dedi; „ Paşa çağırıyor.
Hoca kalkıp Paşa´nın yanına gitti ki, hele ne diyor... (Camısan zehir dolu tası) götürüp öbürünün yerine koydu ve onu da içti.
Camısan, Lokman Hekim oldu, dünya gözlerinin önüne geldi/her şey ona ayan oldu. Hoca nasıl geldiyse, dolu tası kafaya dikti; oracıkta çatlayarak öldü. Çünkü zehirdi... Hoca ölünce, Camısan üçüncü suyu götürüp Paşa´ya banyo yaptırdı. Bütün yaraları-bereleri döküldü ve Paşa iyileşti.
Camısan da köpüğü içip Lokman Hekim oldu. Artık her şey ona göründü. Evine geldi, dedi; "Anne, babamın kitabından sayfalar kalmıştı, onlar evde mi? Bana getir. Gidip getirdi ve ona verdi. O artık bundan sonra Lokman Hekim oldu.

Anlatıcı; Mırsayé Sılemani(Dersim-110 yaşında)
Derleyenler; Gulperiye ve Mustafa Düzgün
Kaynak; Berhem Ve Munzur Dergileri-1994
Çeviren: Kemal Kahraman

2.11.2012




Hafta sonu için plan yapıyorum. Sonra yetmiyor saat. 

Şimdi bu cümleyi şöyle toparlayacağım zira gerçek içerik yukarıdaki cümleden anlaşıldığı kadar havalı değil. Havalı derken bile iyi geliyor peh. Hafta sonu için plan yapıyorum, cuma akşamdan çamaşırları yıkasam geceden çamaşırlığa assam, onlar kurumuş olursa cumartesi akşamdan yenilerini asarım. Pazar günü ütülenmiş ve kaldırılmış olur mu? 
Pazar sabah biraz geç kalksam kahvaltı ardından temizliğe girişsem ne zaman dinlenirim falan filannnn.....

Bugün biri ile tanıştım. 17 yaşında bacağı kesilmiş kanser hastası olan oğlunun ölümünü evde bekleyen bir baba. Göz göze gelmeden konuşuyor. 'uyuyamıyor ağrıdan, doktorlar yapacak bir şey kalmadı evde bekleyin dedi gönderdi bekliyoruzzz......sadece isteğim uyumasını sağlamak, rahat uyumasını sağlamak' (Not:hastalar için tasarlanmış koltuklardan aldı)

Ne tuhaf şey yaşamak! İçerisinden derin derin manalar çıkartmaya filan çalışmayacağım. Bir baba ölümü kabullenmiş teselliyi rahat geçirtebileceği bir tek gecede arıyor. 
İnsanlar ölüyor,
İnsanlar öldürülüyor
Ben çamaşır kurur ütü biter mi diyorum?
Ne yanından tutsam utancıma engel değil.



12.10.2012

“Bütün istediğim heykel yapmak, sonsuza dek…”


Mutlaka biliyorsunuzdur Camille Claudel'i. Ben geç öğrenmiş oldum o halde! Aslında etrafında dönüp dolaştığım bir sanatçıya yakınmış. Rodin. Genç kızlık yıllarımda (nedense) çok seviyordum Rodin'i. O zaman internet bu kadar yaygın da değil. Ama Camille ile tanışmam Rodin'e kızmama neden oldu.
Garip tabi benim Rodin'e kızıyor olmamın insanlık alemi açısından nasıl bir sonucu olacaksa. Onca yıl heykel der demez aklıma gelen ilk isim olan bir adam bir kadının hayatını mahfetmiş. (başlıyoruz dedikoduya) Ama tarafsız olamadım -Yapmıştır Rodin- bile dedim. Hatta daha da abartıp erkeklere dair cümleler de kurdum ama şu konuya pek uygun düşmeyecek. Aşağıdaki alıntılarda yer almasa da Camille'nin akıl hastanesinde kaldığı sürede Rodin en parlak dönemini yaşıyor ve onu hiç ziyaret etmiyor. Başka yerlerden de araştırdıkça üzüldüm.
Aslında gülümsüyorum şu dediklerimi yazarken birkaç nedenle?
Aklıma nereden geldi bilmem ama heykelde ünlü bir kadın var mıdır diye düşünüyorken Camille ile tanıştım. (bakınız nasıl bir sahiplenme cemile diyesim bile var) 
Her neyse; biraz alıntı ile ondan söz etmek istiyorum; ben böyle kadınları ayrı seviyorum. Bu arada sayfamda yer almış en uzun yazı olacak. Ama Camille'den ve yaşamından etkileneceğinizi biliyorum. Bu arada aklıma bir de Edit Piaf düştü. İkisi birlikte olsun bari.
Akşama ne yiyeceğiz diye düşünmek lazım şimdi de!

Camille Claudel 1864-1943 yılları arasında yaşamış bir Fransız heykeltıraş. Kuzey Fransa’da doğmuş. Kendinden iki yıl sonra doğan, ileride bir şair ve diplomat olacak Paul Claudet isimli bir de erkek kardeşi var. Babası Louis Prosper bir bankacıdır. Annesi Cécile Cerveaux oldukça varlıklı bir ailenin kızıdır. Camille’in ailesi 1881 yılında Paris’in Montparnasse Bölgesine yerleşmiş.
Camille’in heykele olan ilgisi çocukluk yıllarında taş ve çamurdan yaptığı oyunlarla başlamış. Annesi hiçbir zaman sanata olan ilgisini onaylamamış; babası ise daima maddi ve manevi destekçisi olmuş. Aile Paris’e geldiğinde Camille, Académie Colarassi’de heykeltıraş Alfred Boucher ile çalışmış. O dönemin heykel açısından önemli okulu École des Beaux-Arts… Bugün için biraz şaşırtıcı olabilir ama o dönemde kadınlar bu okula kabul edilmiyor. İşte; böyle bir zaman diliminde Camille heykeltraş olmakta ısrarlı. 1882’de bir grup kadınla birlikte bir atölye kiralıyor. Atölyeyi oluşturan kadınların çoğu İngiliz… Bunlardan birisi ünlü İngiliz kadın heykeltıraşlardan Jessie Lipscomb. 1886’da Jessie ile Camille birlikte İngiltere’ye Jessi’nin ailesini ziyarete gitmişler. İlerleyen yıllarda ise araları bozulmuş. Hatta Camille, bir daha asla Jessie’yi görmek istemediğini belirtmiş.1883 yılında Camille, ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin ile tanışır.
Camille, 1884’ten başlayarak Rodin’in atölyesine dâhil oldu. Üstün yeteneği ve etkileyici kişiliği onu diğer öğrencilerden farklı kılmış; bu nedenle Rodin’in ilgisini çekmiş. Birlikte çalışmışlar. Camille, Rodin için yeni bir esin kaynağı idi. Rodin’in modeli, arkadaşı ve sevgilisi oldu. Camille ile Rodin tanıştıklarında Rodin’in Rose Beuret ile yaklaşık 20 yıllık bir birliktelik ilişkisi vardı. Rodin, Camille ile tutkulu bir aşk yaşamasına rağmen hiçbir zaman Rose Beuret’den ayrılmadı.
Rodin ve Rose Beuret’nin birlikteliğinin sorunlar yaşıyor olması, Rodin’i Camille ile yakınlaştırdı. Birlikte gerçekleştirdikleri çok sayıda çalışma oldu. Birlikte “Cehennemin Kapıları (Le Port de L’Enfer)” isimli çalışmayı gerçekleştirdiler. Bu eserde Camille’in etkileri açıkça görülür; ciddi bölümünün Camille tarafından yapıldığı söylenmektedir. Ama ne yazık ki, pek çok eserde olduğu gibi “Cehennemin Kapıları” yapıtında da Camille, Rodin’in ününün gölgesinde kaldı. Rodin’in Camille’ye ait pek çok eseri sahiplendiği rivayet edilmektedir.

Camille Claudel, Rodin ile birlikteliğinden hamile kaldı; fakat geçirdiği bir kaza sonucu doğmamış bebeğini kaybetti. Bu onun ruhsal dünyasındaki sıkıntıların başlangıcı oldu. Bu dönemde annesi tarafından reddedildi ve evden ayrılmaz zorunda kaldı. Biraz aşktan biraz da mecburiyetten Rodin ile birlikteliği 1898’e kadar sürdü. Rodin’in kaba tavırları ve Camille’i en büyük rakibi olarak görmeye başlaması, çiftin birlikteliğinin de sonu oldu. Sonunda Camille, Rodin’i terk etti.
Camille çalışmalarını, ilki 1903 yılında olmak üzere Salon des Artistes Français ve Salon d’Automne isimli sergi salonlarında izlenmeye sundu. Sergilerde “Vals (Le Valse)”, “Clotho (Clotho)”, “Olgunluk Çağı (L’Âge Mûr)”, “Kayıp Tanrı (Le Dieu Envolé)”, “Geveze Kadınlar (Les Bavardes)” ve Sakuntala (Sakountala)” gibi önemli eserleri yer aldı. Eleştirilerin bir kısmı heykellerde Rodin etkisinin bulunduğu yönde oldu. Ama işin doğrusu; heykel sanatı açısından Rodin’in mi Camille’i yoksa Camille’in mi Rodin’i etkilediği hâlâ bir soru işaretidir. Camille’in Rodin ile çalıştığı ilk yıllarda Rodin etkisi görülmekle birlikte sonradan kendi tarzını belirleyerek klasik heykelden ayrılmış ve Art Nouveau akımına yaklaşmıştır. “Olgunluk Çağı” isimli eser, Rodin’den ayrılığının acılarını yansıtır; diğer yandan bu yapıt, ona oniks mermerini ilk kullanan heykeltıraş olma onurunu kazandırır.
1848-1917 yılları arasında yaşamış ve Camille’in çağdaşı olan Fransız gazeteci, sanat eleştirmeni, yergici, romancı ve oyun yazarı Octave Mirbeau, Camille’in deha düzeyinde yeteneğe sahip olduğunu söylemektedir. (Mirbeau, ilişkinin ilk yıllarında Rodin’in Camille ile ilişkisini kesmesi mesajını iletmesi amacıyla zaman zaman Camille’in annesi tarafından görevlendirilmiş.) Gerçekten dehası, yaptığı heykellerde duygu ile malzemeyi birleştirmesinde ortaya çıkar. Heykele ruh veren yaratıcılığı karşısında Rodin tüm sanatçı kıskançlığına rağmen “Ona altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” demek zorunda kalmıştır.
Çocukluk ile yaratıcılığın, deha ile deliliğin sınırlarını çizmek zor. Deha ile deliliğin sınırlarını kolaylıkla (belki de farkında olmadan) ihlal edebilen çok sayıda yaratıcı insan, sanatçı ve buluşçu var. 1905’ten sonra Claudel’in ruh sağlığı bozulmaya başladı. Bu süreçte hiç kuşkusuz Rodin ile olan ilişkisinin olumsuzluklarının da etkisi oldu. Bir kriz anında eserlerini parçaladı. Doksana yakın heykel, çizim ve eskizini yok ettiği söylenir. Giderek daha fazla paranoya işaretleri göstermeye başladı. Hastalığı şizofreni olarak tespit edildi. Bu dönemde Rodin’i onun fikirlerini çalmakla suçladı. Kendisini öldürmeye çalıştığını iddia etti. Kendisine sürekli olarak destek veren erkek kardeşinin 1906’da evlenmesi ve Çin’e gitmesi üzerine kendisini atölyesine kapattı, inzivaya çekildi.
Babası, kadınların sanat okullarına kabul edilmediği bir çağda onun heykel sanatı ile ilgilenmesini onaylamış; ona maddi destek olmuştu. 1913 yılında babasının ölümünü Camille bildirmediler. Aynı yıl Camille, bir ruh hastalıkları hastanesine yatırıldı. Camille’in bilgisine sunulan yatış formunda kendi isteğiyle yazmasına rağmen gerçek belgede doktorun ve kardeşinin imzaları vardı. Hastanede heykel yapmasına izin vermediler. Camille’in sağlığı konusunda hastanede yapılan gözlemler heykel ile uğraştığında normal bir insan gibi davrandığını gösteriyordu. Doktorlar Camille’in dışarıda olmasını ve heykel yapmasını önermelerine rağmen ailesi (özellikle annesi) bunu kabul etmedi ve Camille ruh hastalıkları hastanesinde tutulmaya devam edildi.
Camille’in hikâyesi bu kısa özetten ibaret değil. İlginç detaylar var. Ama ayrıntıları araştırmayı ve öğrenmeyi size bırakarak birkaç küçük notla bitireceğim. Hastanenin doktoru Dr. Brunet 1920’de annesine bir mektup yazarak Camille’in ailesini görmeye ihtiyacı olduğunu bildirdi fakat herhangi bir cevap alamadı. Erkek kardeşi Paul Claudel ise birkaç yılda bir (rivayete göre beş yılda bir) ziyaretine geliyordu.
Camille, erkek kardeşi Paul Claudel’e yazdığı bir mektupta çaresizlik içinde şöyle haykırmıştı: ”Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye; yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar.
Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar. Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor. Kafasında bir tek düşünce vardı zaten; kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam… Bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım. Her bakımdan başarıya ulaştı işte!
Bu esaretten çok sıkılıyorum… Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?”
 Camille 1943 yılında tam 30 yıl yaşamak zorunda bırakıldığı hastanede “Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?” düşüncesiyle öldü. Sanırım; ona layık görülen yaşam, deha sahibi yaratıcı ve farklı bir kadın olmanın cezasıydı.

İtalik Bölümler buradan

Diğer şarkı burada


9.08.2012

Ressam Yazarlar ve Site Önerileri

Herman Hesse (1917)

Yaşlandıkça merakı artan insanlardan mısınız? Ben öyleyim galiba. Kendimi bildim bileli meraklıyım ama sanki yaş ilerledikçe de arttı. Malum 37 oldum. Hoşuma giden sitelerde bulduğum kısıtlı zamanlarda kaçamak geziniyorum,sonra da oralardan başka yerlere. Ne kadar çok şey görür ve öğrenirsem o kadar güzel olacak sanki. 

 Jack Kerouac (1952)

Sabit Fikir'den daha evvel söz etmiştim. İlk olarak İdefix siparişlerimin içerisinde gördüm. Ara ara da internette okuyorum. Sabit Fikir okurken tanıdım Koltukname adlı siteyi. Bir yazının konusu ressam yazarlardı. daha doğrusu bir dönem resimle de ilgili yazarlar. Bir kaç isimi biliyordum ama bilmediklerimi öğrenmiş oldum.  Melville House tıklarsanız daha çok görsel var. Sizi de şaşırtan isimler olacaktır.

13.07.2012

Bazen herşeye uzak yaşamanın ruh sağlığıma iyi geldiğini düşünüyorum. Bazen de olup bitene kayıtsızmış gibi yaşamayı içime sindiremiyorum. Günlerdir Cemevi talebi ve devamıda sarf edilen sözler. Bu konu elbette biraz da hissi çekse de beni iş yasaları ile ilgili düzenlemeler kafamı daha fazla kurcalamakta. Bir yanıyla olumluymuş gibi yansıtılan yasa ve devamında olabilecekler.
Galiba hiç bir hükümet bu derece uyanık kalmamıştı. Adamlar uyumuyor. Durmaksızın hak ihlalleri, azınlıklar, kişisel yaşam konularında kafa yorup ne yapabiliriz diye düşünüyorlar.Aklıma tek bir cümle geliyor 'kul hakkı' hani o sürekli telaffuz edilen dinen çok önemli olan kul hakkı!
Bir gazetede 'Aleviler kendilerini istedikleri tarzda tanımlarlar, size ne?' diyordu. Hakikaten size ne? İslamın içinde mi, dışında mı, camiye alternatif mi bu talep? 
Hala neden Sünnileştirmeye çalışıyorsunuz? Diyanet gibi inanmadığımız ve varlığına karşı olduğumuz bir kurum varken hangi demokrasiden söz ediyorsunuz? 
Olmadı bir kahvehaneye bomba atar yeni Gaziler yaratırsınız değil mi?
Böyle anlarda iyi ki Aleviyim diyorum canı gönülden.

2.07.2012

“Sonunda kendime bir top yangın edindim”



Günlerden öyle bir gündü;
Üstüne tarih düştüğüm.
Gözümün önüne geldi birden
Balkıyan güzel yüzün.
Ve yüreğim yandı söndü,
Ter bastı avuçlarımı.
Bir işlek kovan uğultusu
Kapladı kulaklarımı.
Uzandım usulca cigarama;
Yavan ömrüme katık.
Ben o gün öldüm gülüm,
Bir daha ölmem artık.
Metin ALTIOK

27.06.2012

Birkaç Mekan, Bir Mektup Biraz Ben

 George Bernard Shaw'ın Londra'daki kulübesi



 George Orwell'ın ada evi


Charles Darwin'in şehir merkezindeki evi

Vita Sackville-West'in yazı kulesi

Robert Stephen Hawker'ın barakası
***

1941 Mart'ının bir akşamında, yazar Virginia Woolf eve sırılsıklam gelir ve intihara teşebbüs eder. Fakat başarısız olur. Ne ki, birkaç gün sonra intiharı tekrar deneyecek olan yazar, bu kez başaracaktır. Ruh sıkıntılarından kaçmak için ölümü seçen Woolf'un cesedi Ouse Nehri'nde bulunur; yazarın ceketinin cepleri ağır taşlarla doludur... 

“Salı
En sevdiğim,
Yine delirecekmişim; bu korkunç günleri atlatamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve sanki giden zamanı geri çeviremeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum ve konsantre olamıyorum. Bu yüzden yapmam gereken şeyi yapıyorum.
Bana verebileceğin en büyük mutluluğu verdin. Kimsenin yapamayacağı şeyleri yaptın. İki insanın birlikte daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Ben artık savaşamayacağım. Biliyorum, senin hayatını mahvediyorum, bensiz daha mutlu olacaksın. Görüyorsun bu mektubu bile doğru düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek isterim. Bana karşı inanılmaz sabırlısın ve iyisin.
Şunu söylemek istiyorum -aslında bunu herkes biliyor- eğer biri beni bu durumdan kurtarabilecek olsa bu sen olurdun. Her şey beni terk edip gitti ama senin iyiliğin hep benimle kaldı. Artık senin hayatını mahvetmeyeceğim. Kimse, seninle mutlu olduğumuz kadar mutlu olamazdı.
V.”

Sabit Fikir bir şekilde herkesin eline  geçmiştir. Özellikle de İdefix siparişleriniz içerisinden mutlaka çıkar. Dün yukarıdaki fotografların yer aldığı konu hoşuma gitmişti. özellikle de en son baraka.
Ne yazık ki zamanla yarışarak yaşıyorum. Garip bir şekilde bu tempoya alışmış olmayı başkalarına anlatıyorum. Kızan olursa 'yok bu ara böyle yaz sonu düzelir diye' savunma yaparak. 
Bir hastalığın tedavisine ara vermek gibi yoğun çalışıyor olmak. Günlük hayatın detaylarını kaçırıyorum, yoruluyorum ve sürekli erteliyorum. (dün iş çıkış saattim 22.05)
Şikayetçi misin diye sorsanız yanıtım 'hayır' olurdu. Alıştım. Şikayetçi olmak mı iyi alışmak mı bunu düşündüm biraz önce. Neyseki düşünecek kadar zamanım oldu. Sonra şu kısacık mektubu okudum. Öndeki masadan yükselen arabesk müziğin hayretini de kattım ve ayaklarımı uzattım. 
Sızlayan ayaklarım, zonklayan başım, önleri morarmış gözlerim bir de tıka basa özlem. Hayata dair ne çok işaret var değil mi?
Eee güzel ...........
'buralarda halim yamannn' nasıldı kulak veremedim devamına,

 

14.06.2012

Bu Sabah

'Anadolu’nun bir köyünde sakin bir akşam karı koca uyumak için yatağa girerler. Kadının gözüne bir türlü uyku girmez, çünkü o gece özeldir. O gece kocasını terk edecektir. Hem de sevgilisi ile köyden kaçarak...
Kocasının uyumasından bayağı bir zaman sonra pencerede beklediği taşın sesini duyar kadın. Ayakkabılarını giyip, önceden hazırladığı eşyalarını alıp bahçede bekleyen sevgilisinin yanına gider ve koşarak oradan kaçarlar. Koşarlarken kadının ayağını bir şey rahatsız eder, ayakkabısının içinde bir şey vardır ama kadın mecburdur koşmaya ayağını rahatsız eden şey için durma lüksü yoktur. Anadoludur burası.. Töredir, cinayettir geride bıraktıkları. Belli bir mesafe uzaklaştıktan sonra nefeslenmek için dururlar.

Kadın duraksamayı fırsat bilip nefes nefese der ki : "Evden çıktığımdan beri, ayakkabımın içinde bir şey var beni rahatsız ediyor, çıkartıp bakar.. O da ne? Ayakkabısının içinde bir tomar para!!!!! Kocası her şeyin farkında. Biliyor ki gidecek, "Beni terk edecek ama bunca yıl çorbasını içtim, çamaşırlarımı yıkadı, ütüledi. Bana emeği geçti.."

O Yoksul köylü; bütün parasını; başka bir adam için kendisini terk eden karısının, giderek kendinden uzaklaşan adımlarını attığı ayakkabısının içine koymuştur.
'



Bilmeyen yoktur o adamın kim olduğunu. Aşık Veysel. Bugün bir misafirim vardı. Birçok fotografta yan yana gördüğümüz diğer Veysel'in kızı. Zaman zaman gözümüz dolarak, zaman zaman gülümseyerek onlardan söz ettik. Tuhaf bir sabah. İçim bomboş. Canım bir şey yapmak istemiyor. Şikayet etmiyorum. Buraya aktardığım her ne var ise kafamda çözüme ulaşmışken yansır. Sustuklarım çözemediklerimdir. Galiba iyi geldi misafirim. Anımsadığımız hikaye iyi geldi. Halıları toplayıp yıkamaya vermişim hissi ne kadar da sanattan, edebiyattan uzak bir benzetme ama öyleyim. Biliyorum getirip yerleştirdiğimde ortalığa yayılacak ferah bir koku.

Bu sabah binanın girişinde durdum dışarıyı izledim. Genç bir kadın geldi 'yardım eder misiniz öğrenciyim ben' dedi. 'Neye yardım edeceğim yaşamana mı, ne istiyorsun para mı, iş mi' dedim garip baktı yüzüme. Elindeki poşeti işaret etti 'diş macunu satıyorum' dedi. Sesi titredi. 'Gel otur' dedim. oturttum girişte bir koltuğa. 'Girince merhaba ben macun satıyorum alır mısınız desen daha doğru olurdu sen dilenmiyorsun çalışıyorsun ve yaptığın işe sahip çıkmadan, inanmadan yapıyorsun' dedim. Ağlamaya başladı. Kahroldum. Hem elleri hem sesi titriyordu. kullanmayacağımı bile bile, sırf onu üzdüm diye macun aldım. Fırça da hediyeymiş. Teşekkür etti 'haklısınız dilenci gibi başladım söze' dedi. Yeni müşteriler buldum gülümsedi ve gitti. Ben de o da biliyorduk öğrenci olmadığını.
Güne iki ayrı insandan iki ayrı hikaye ile başladım. İçlerinde yer edinmeye çalışan yanımla. Birinde ağladım, diğerinde ağlattım. Biri çok derinlerde bir yere dokundu diğeri yaşam gerçeğine. Hangisi yaşama dairdi derseniz macun. Diş önemli. Ayağımıza kadar gelen hizmetler önemli. Hizmeti sunanlar kadar değilse de…
Ve insan önemli.......
Bazen para bazen iş bazen ilgi alaka bazen sadece huzur ister ama hepp isteriz değil mi? Bitmez istemelerimiz?

13.06.2012

Gülerek Başladım Güne



Düzenli olarak her gün değilse de sık sık bakıyorum Zaytung'a.Bu sabah biraz  gezindim. (Justine hatırlattı) Alakam yok diyen herkes kadar da bakarım burçları görünce:) Yalnız Zaytung da günlük burç başka canım. Özellikle de benim burç.

KOVA (21 Ocak - 19 Şubat)
Her astrologun falları yazarken “Kova”ya geldiğinde şöyle bir duraksayıp zaman zaman kıkır kıkır güldüğünü, o da olmazsa en azından bıyık altından sırıttığını artık size söylemenin vakti geldi. Aslan dururken, koç dururken, akrep dururken kova diye burç mu olur ahahahaha…ay…çok pardon…çok güzel olacak sizin için önümüzdeki günler…ahahaha…ay… 
KOVA (21 Ocak - 19 Şubat)
En büyük korkunuz, size güvenen insanları hayal kırıklığına uğratmak. En büyük yanılgınız da bu insanların gerçekten varolduğuna inanmak... 
KOVA (21 Ocak - 19 Şubat)
Yönetici gezegeniniz Satürn önümüzdeki hafta bikaç gün sizde kalıp kalamayacağını sordu. "Ya biz bilmiyoruz milmiyoruz, evde değildir belki, bi yere gidicem demişti" filan diye geçiştirdik ama siz yine bi arayın isterseniz, haber bekliyo çünkü...
KOVA (21 Ocak - 19 Şubat)
Toplumda yaşanan ama etki edemediğiniz bazı olayları fazla kafaya takıyor, bunların sizi yıpratmasına izin veriyorsunuz. Bunun yerine kendi hayatınıza odaklansanız, daha bile hızlı yıpranmanızı sağlayacak bir sürü şey var orada aslında...
Bir de şu habere çok güldüm Tık 

Bir de çok çok sevdiğim İ.Melih Gökçek Haberi var ki off. Bu adamın adının kısaltılmış halini görmemek için bile gidilir buradan.

Ankara'yı Geleceğin Şehri Yapmak İsteyen Melih Gökçek, Tüm Şehri Alüminyum Folyo İle Kaplamaya Hazırlanıyor

Ankara'yı sırasıyla, kongre merkezi, eğitim merkezi, turizm merkezi, tıp merkezi, bilişim merkezi ve sinema merkezi yapma konusunda geliştirdiği dev Seymen Kedileri, dev heykeller, dev saat kuleleri, dev alt geçit ve dev üst geçit projeleriyle adından söz ettiren Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, şimdi de geleceğin Ankara'sını yaratmak için düğmeye bastı.
Haftasonu, AK Parti Genel Merkezi’nde düzenlenen ”Yerel Yönetimler Danışma Toplantısı”nda söz alan Gökçek "Sizlerde filmlerde görmüşsünüzdür, gelecekte bu binalar olsun, insanlar olsun komple bir alüminyum folyoya bürünmüş haldeler. Demek ki bir bildikleri var bu adamların, dünya bu yöne doğru gidiyor" sözleriyle kentin geleceğini şekillendirecek olan yeni projesi hakkında bilgilendirmelerde bulundu. Gökçek, Ankara'nın şu anki simgesi olan dev seymen kedilerinin de proje kapsamında revize edileceğini belirterek şöyle devam etti:
"Robot kediler şeklinde bir şey düşünüyorum. Uçan dev robot kediler! 5 tanesi bir araya gelip dev bir seymen oluşturuyorlar. Seymenin ışın kılıcı da var. Ayrıca kediler de araba şekline girebiliyor. Onu da bir filmde görmüştüm. Çizgi film de olabilir emin değilim. Neyse yani, geleceğin Ankara'sına çok yakışacak bir simge yaratacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın..."
devamı

 

Bol gülümsemeli bir gün olsun. Kedişim nerelerdesin aklıma sen geliyorsun hep Zaytung der demez:)
 Not olarak sağa sola bir kap su bırakmak gerek diyorum

31.05.2012

'Sen Kimin Kürtajısın'




Aklıma çok eskiden duyduğum bir fıkra geldi. 
Yaşlı bir adam elinde bastonu ile otobüse biniyor. Otobüs hızlandıkça, fren yaptıkça ayakta durmakta zorluk çekiyor. Genç bir delikanlı kafayı kaldırıp;
'Amca bastonun ucuna plastik takarsan kaymaz' diyor;
Yaşlı adam genç çocuğa;
'Plastiği vaktiyle baban taksa şimdi ben o koltukta oturuyordum' 
 


18.05.2012

Gitmek Gibi

'Gitmek cesaret ister ufaklık.
Gidecegin yer neresi olursa olsun.
Sevdiklerinle arana mesefe girince.
Varış yerinin hiç bir anlamı kalmaz.
Vedalaşmakta zor iştir biliyor musun?
Oturursun geminin kıçına.
Bakarsın sevdiklerine, gittikçe ufalırlar, ufalırlar, kaybolurlar
O zaman anlarsın işte.
Vedaşalmak asıl kalana değil, gidene koyar!

100 defa söyledim sana hüzünlü değilim, mizacım böyle.
Bak şarabımla beraberim.
Çocukluğumdan beri hayaller kuruyorum
Şarabımdan ayrılmadan hem de.
Ben şarabımdan ayrılmıyorum.
O da bana, bunca gidene rağmen hala hayal kurdurtmaya devam ediyor.

Ne olmuş yani büyük adam olamadıksa?
Hayallerimizi satmadık ya ?..'(burada)

'Özür dilerim' diyor biliyorum. Susmuşken diyor,kelimelerin arasına giren uzun boşluklarda diyor. Hızla yazmazsam kaçırıyorum düşlerimi. Düş değil yazmayı istediklerim.Sadece 'yağmur' desem uzayıp gidecek. Sadece 'yağmur' desem çakıl taşları kıvrım kıvrım işleyecek içime. Belki de uçlarından sızacak ayaklarımın. Ta saçlarıma kadar. Bu defa yukarıdan aşağıya değil ıslanışım. Bu defa en dipten. Bu defa 'gitmek' gibi. Giderken el sallamak gibi. Önce ayak uçlarından gidersin, sonra ellerinden... 

Görsel:Buradan

17.05.2012

Bir de sen gitme

'Yüreğinde bir şeyler düğümlenir, ürperir. Rastgele, hızlı adımlarla kasabanın dışına, tepelere doğru yürümeye koyulur. Dağıla dağıla atar adımlarını… Evet, beklenen gelmemiştir. Gelmeyecektir! Gelmiş gibi yapmış, ama bir kez daha gelmemiştir… Düşlerindeki genç kadın, aslında o otobüsten onunla birlikte inmemiştir… Her şeyi olmasını düşlediği, istediği gibi kendisi kurgulamıştır oysa…

Yürür… Kasaba uzaklarda kalmıştır. Adam paltosuna sarılmış, titreyerek, boğuk sesler çıkararak yürümeyi sürdürür.Karda ayak izleri bırakarak bembeyaz patikada bir gölge gibi yürüyen adamın gördüğünü sandığı her şey, aslında yaşamın kendisi gibi bir halisünasyondan başka bir şey değildir...

Aylarca, yıllarca upuzun yalnızlığında kurgulayıp, kendisini öznesi kıldığı düşlerinin artık somut bir yanılgıya dönüşmesi, yüreğinde fırtınalar koparken bile sürdürdüğü sessiz sedasız yaşamında bir tür kaçınılmaz “son”dur...

Bütün umutlarını  seçeneksiz bir ortamın yalnızlığında kendine ihale eden adam, düşlerinin gerisindeki kırıntılarla yaşarken, düşleri yanıltmıştır onu ya da o düşlerini... O da kırgın, mutsuz ve seçeneksiz nice insan gibi kendi düş labirentinde kaybolmuştur...'

Elinizde onlarca uçan balon tuttunuz mu hiç? Adı üzerindedir 'uçan balon'.Onları düşünmek elimde tutmak kadar iyi geliyor. Bir de dilek tutup mu bıraksam diyorum. Sonra yemyeşil ağaçları görüyorum. Çocukların asfalta çizdiği çizgide seke seke oynadıkları oyunları da. Belki de şuracıkta oturuyorken uçmak iyi geliyor. Her yanından sıkan ayakkabıya benziyor hayat. Çıkartıp atsam 'ohhh' diyeceğim. Kalsa uyum sağlayacağım. Ne garip değil midir her şeye alışmak gibi yeneklerimizin olması. 
Ellerimi sürekli açışıma anlam veremiyorum. Sürekli işaret edişine bir şeyleri. Uçlarından başlayarak yönetiyorum günü geceyi. Parmak uçlarımda kararıyor hava, parmak uçlarımda doğum yapıyor kadınlar, parmak uçlarımda usul usul sallanıyorum. Sonra da 'susssss ' diyor susuyorum. En çok sustuğumda korkuyorum. 
Bir sabah bir de akşam üzeri 'tazeeee simitt' diyor tiz sesiyle. Sadece o ses iki defa işaret ediyor saati.Hep aynı tonda, hep aynı taze simitler hep aynı kayıtsız halim.
İlk defa bugün o 'tazeee simittt' dedi ben ' balonnnn' o yürüyüp gitti ben uçtum.

Başlık Nedeni Tık
İtalik Bölümler Y.Odabaşı devamı veya başlangıcı için burası
Görsel İnternetten
vee müzikkk